Salı, Şubat 06, 2007

Ada'lar; Adaçayı İçer, Soya Fasülyesi Yer

:)))
Pazartesi günü elimdeki bi sürü tahlil kağıdını doktora uzatıp, sevimli sevimli gülümseyerek sonuçları dinlemeye başladım. Engin (Google sağolsun) tıp bilgime dayanarak, yapılan son tahlil haricinde çok da aksi giden bi şey olmadığını biliyordum. Ama asıl merak ettiğim, bi türlü okuyup yorumlayamadığım o tahlilin sonucuydu. Doktorda bunu bilir gibi, en sona bıraktı onu. Bu iyi, şu tahlil için bunu yapacağız v.s. v.s.

Sonra beklenen tahlili aldı, sakinlikle baktı ve şöyle dedi. "Endişelerinizde haklısınız. Görünen o ki, süreç başlamış gibi. Değerlere bakarak en fazla 5 yıl diyebilirim. Eğer çocuk düşünüyorsanız önümüzdeki 1 yıl içinde yapın. Sonrası için mümkün olmayabilir."

Gülümsememi bozmamaya çalıştım. "Ne yapılabilir" dedim. "Süreci engellemenin, ertelemenin ya da geciktirmenin bi yolu ne yazık ki yok. Şu an başlamadığı için de tedavi uygulamayacağız." dedi.

Sessiz kalıp, başımı salladım, herşey çok doğal ve yolundaymış gibi. Bunu öğrenme ihtimalini bilerek gelmiştim. Ama duymak sarstı beni. Kadınların %1 ya da 2'sinin başına gelen bir şeymiş bu durum. Doktor "Adaçayı ve soya iyi gelir" dedi. Başlıkta da görüldüğü üzere, pek yakıştı adıma.

Yapacak bi şey yoksa, bekleyeceğiz kendilerini... Bol ada çayı ve soya ile.

Hoşgeldin erken menapoz.

Çarşamba, Ocak 31, 2007

Bu gidişle 2015'i göremeyebiliriz

Aşağıdaki yazıyı emailimde kayıtlı tüm adresle gönderdim. Amacım biraz daha fazla kişiye ulaşabilmek, 3,5 yaşında bir kızım var ve 2015'de 11,5 yaşında olacak. Ve benim kızım gibi milyonlarca çocuk var. Belki işe yarar diye düşünüyorum. Belki biraz daha geciktirebiliriz. Biraz daha duyarlı olup, ufacık önlemlerle belki.... Bilmiyorum. Sonuna kadar okumak için sabır gösterdiğiniz için de teşekkür ediyorum.


Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni ve Bilgi Üniversitesi’nde küresel ısınma konulu dersler veren Ömer Madra, CNN'de Gece Görüşü programında yayınlanan bir söyleşisinde oldukça ürkütücü tespitlerden bahsediyor. İşte geçen haftalarda yayınlana söyleşiden çırpıcı başlıklar ve Madra’nın korkutan tespitleri:
• Sorun enerji dengesinin bozulmasından kaynaklanıyor. Medeniyet büyük tehlike altında. Okyanuslar ısınıyor.
• Dünyanın akciğeri dediğimiz tropik yağmur ormanları, kuraklık yüzünden bir-iki yıl içinde yok olabilir, milyonlarca yıldır var olan 200 metrelik dev ağaçlar kökünden devrilebilir. (Yaşarken karbondioksit emen ağaçlar, öldükten sonra karbondioksiti geri bırakıyor.)
• NASA’dan James Hanson’a gore gezegen 1 milyon yıldan beri en sıcak günlerini yaşıyor. Hanson ekliyor: "Bir şeyler yapmazsak “2015’i zor görürüz.”
• Bu ne karamsar tahmin demeyin. Beteri var. Tabiat ana teorisini ortaya atan bilim insanı James Lovelock ise “Artık iş işten geçti, ne yapsak boş” görüşünü savunuyor ve o da ekliyor: “Kuzey Kutbu'nda bir 500 milyon kişi kalırsa kalır, diğerleri için yapacak bir şey yok.”
• Kutuplar ısınıyor. Beyazken güneş ışınlarını yansıtan buzullar eridikçe, alttan lacivert deniz ya da kara parçası çıkıyor. Daha koyu olan buzul güneşi geri yansıtamıyor ve böylece daha çok ısınıp daha çok eriyor. Tam bir kısır döngü.
• Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore bu konuda bir belgesele imza attı. Adı “An Inconvenient Truth”. Türkçeye “uygunsuz gerçek ya da rahatsız edici gerçek" olarak çevrilebilir. Hâlâ ülkemizde gösterime girmedi, bekliyoruz.
• Konuyla ilgili yeni bir de keşif var. Okyanusların dibinde buz kristalleri şeklinde metan gazı yumruları milyonlarca yıldır kimseyi rahatsız etmeden bekliyordu. Isınmayla ve altında kaldıkları buzulların erimesiyle ortaya çıkmaya başladılar. Bu ne demek? Metan salınımının artması demek. Şöyle söyleyeyim: Metan, küresel ısınmada, karbondioksitten 20-22 kat daha etkili.
• Dünya tarihinde ilk kez bir meskun ada haritadan silindi, üstünü sular kapladı. Yok artık. Hindistan’da Bengal Körfezi’nde, 10 bin kişinin binlerce yıldır yaşadığı bir ada geçtiğimiz ay boşaltıldı. Yani küresel ısınma dünya haritasını değiştirecek kadar “cüretkar.” Üstelik bu sadece başlangıç, devamı gelecek göreceksiniz.
• Aslında gezegen 251 milyon yıl önce de benzer bir felaket yaşamıştı. Nedeni tam belli olmasa da, Sibirya’daki volkanik patlamalar etkili olmuştu. O zamanki sıcaklık artışı 6 dereceymiş. Dünya 15 yılda 6 derece ısınmış ve felaket olmuş. Şimdiki beklenti ne, biliyor musunuz? Önümüzdeki yıllarda gezegenin ısısı yine 6 derece artacak. O zaman sadece metan salınımıymış problem, şimdi bir de endüstri devrimiyle gelen karbondioksit de var. Uzun lafın kısası yaşamın yüzde 90’ı yok olacak.
Peki ne yapılmalı?
Tüm yük bizim kuşağın omuzlarında. Yani çocuğumuz ya da torunumuzun elinden bir şey gelmez, vakit yok çünkü. Herkesin bildiği, bizim de içinde bulunduğumuz birkaç ülke dışında tüm dünyanın taraf olduğu KYOTO Protokolü aslında sembolik bir anlam taşıyor. Herkes uysa, gaz salınımları yüzde 5 azalacak. Ama dünyanın acilen ihtiyacı olan rakam ne? Yüzde 60! Hatta bu rakam ABD için yüzde 90!
Haydi bunlar devlet politikaları, bireysel olarak ne yapabilirim derseniz, işte size Ömer Madra’dan birkaç tavsiye:
• Evlerde, bildiğimiz Tungsten ampuller artık kullanılmamalı. Yerine yüzde 75 daha az enerji harcayan tasarruflu ampuller var. Her yerde satılıyor.
• Göğü ısıtmak kadar çılgınca bir şey olamaz. Kafelerin bahçelerindeki o gazlı, şemsiye şeklindeki ısıtıcılar kullanılmamalı. Fenerbahçe taraftarı kış mevsiminde üşümesin diye Saracoğlu Stadı ısıtılmamalı.
• Plazma TV’ler, gerçekten ihtiyaç yoksa satın alınmamalı. Vergi oranları artırılmalı. Muazzam enerji harcıyorlar çünkü.
• Otomobil kullanımında ortak havuza geçilmeli.
• Belki de en yaygın yanlış, elektrikli cihazlar “stand by” yani bekleme konumunda bırakılmamalı. Orada da yüzde 25’e varan enerji kaybı söz konusu çünkü. Üstünden kapatmak o kadar da zor değil.

Pazartesi, Ocak 29, 2007

Bunları biliyor mıydınız? (özel istek üzerine)

- Solak olduğumu,

- "Sen deli bi kadınsın". diye cümle kurabilen 3,5 yaşında bi kızım olduğunu (tamam hile yapıyom bunu biliyonuz ama bilmediğiniz de bi şi yok ki canım)

- Çalışma hayatına bir süre ara verdiğimi ve bu sürede tüm "benimle evlensene" türü sosyal içerikli programları seyretmekle kalmayıp, ikindileri "yaseminin penceresi"ndeki akıl almaz hayatları da takip ettiğimi,

- Baba tarafından Yörük, anne tarafından (anneanne Selanik, Dede Ohri ) göçmen olduğumu ve arada bir gitsem bi iz bulabilir miyim diye düşündüğümü,

- Aylin KOTİL'in benden güzel olduğunu (inanmazsanız Purçak's sorun),

- Yuse, Marvin, Purçak, Serbinaz'la birlikte aynı işyerinde çalıştığımızı,

- Çayı, kahveyi ve her türlü sıcak içeceği şekersiz içtiğimi,

- Hem "m", Hem "s", Hem "z" ve hem de "k" olduğumu,

- Aslında çok bildik ve sıradan bi insan olduğumu,


Biliyor mıydınız? Bu kadar gereksiz bilginin neden verildiğini merak edenlere:
Sevgili n'un ya da bana göre Yuse'nin sobelemesi nedeniyle bunları açıklıyorum. Bu ebe-sobe geleneğine göre, benim de birilerini sobelemem ve o sobelenenlerin de en az benim kadar açıklayıcı kişisel bilgiler vermesi gerekiyor.

Kimi ebelesem ki; herkesi tanıyorum kardeşim... Bi Mathy var ebelenecek ki onu da başkası ebelemiş zaten:) Ebelenmek isteyenlerin yorum kısmına müracaat etmeleri önemle rica olunur.

Pazar, Ocak 28, 2007

simena


Ada Dudu'yu simenaya götürmeye karar verdi.
Bunun temel sebeplerinden biri "Ada pengüvenler nası baarırrr." sorusuna cevap aramaktı.
Neşeli Ayaklar isimli filme gidildi.
Ada filmi beğendi ama Dudu filmin güzel olmadığını düşündü.
Önce Ada'nın kucağında oturdu. Ardından ayakta dikilip kafasını Ada'ya yasladı. Sonra çizmelerini çıkardı.
Sonra açık açık "Ada bu kötü " diye sesini yükseltti. Baktı olmuyo, hala en büyük silahına darandı, avaz avaz ağlamaya başladı. Ada nasıl toparlandı, nası salonun kapısını buldu, nası kendini dışarı attı bilemedi.
Ada mutsuz, Ada sinirli, Ada huysuz ve Ada keyifsiz. Hepsi bu...

Salı, Ocak 23, 2007

ADA SAHİBİ ya da ADA OLMAK (Tüm Ada'lar İçin)

Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas

Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada
daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle
çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev
dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son
veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten
ölüme teslim oluyorlardı.
 
Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır
tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen
kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini
keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün
kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.
 
Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın
yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu
üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü.
İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının
ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce
yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve
yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve
toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle,
okyanusun ortasındaki adaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı
bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun
sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.
 
Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi
toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba,
sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç
olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi?
Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için
başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir
ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?
 
Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli
güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak
için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir
iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin
sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir
gerçeği görüverin gözlerinizle:
 
Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız
var çevrenizde ve...
 
Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç
dostunuz için siz bir adasınız?

Hayatımdaki Ada'lara ki onlar kendini bilirler...


not: Alıntının sahibi keşfedilememiştir. Kendisinden özür dilerim.

Cuma, Ocak 19, 2007

36


Altının karesi, Kerrat cetvelinin en kolay ezberlenen çarpımı, kremin kahveye çalmaya başladığı, yeşilin kızıla döndüğü, güneşin ikindi ile akşam üzeri arası olduğu yer. Narın, çiçeklerini döktüğü ama henüz meyveye durmadığı, incir ile çekirdeksiz kuru üzüm arasında bi mevsim. Olgun, saygın, tecrübeli, söz dinleten.Eski kitap ve şarap kokusu. Günlerden perşembe. Kırktan dört eksik, otuzbeşten bi fazla. Otuzaltı. Oysa ben yirmisekizi severim.

Bundan sonra, soran olursa eğer, böyle diyeceğim. Otuzaltı.

Pazartesi, Ocak 15, 2007

Merhaba

Geçen yılın son günleri ile yeni yılın ilk günlerini saran sağlık sorunları (önce annem, arkasından dudum, sonrasında da ben), bunlara eşlik eden.... Neyse, herşeyi uzağımızda bırakmış olmayı diliyorum.

Kışın bu günlerinde inat gökyüzünde durup, artık kendime gelmemi söyleyen güneşe,
endişeli gözlerle beni seyreden anne ve babama, herşeyden habersiz "ada sen de hasta oldun. sana da kebelek takıcaklar mı" diyen dudu'ma ve Ada'ma daha fazla haksızlık yapmamalıydım. Sabaha umutla açtım gözlerimi. Uzun süredir uzaklarda olduğunu sandığım yaşama sevincimi buldum başucumda. Mahçup gülümsüyor, "Füs çok uzadı, kalk artık" diyordu. Gülümsedim. Azcık atıştırdım, çok çay içtim. Duduya hazırlanmasını söyledim. Babamın gözlerindeki gülümsemeyi görmezlikten geldim (ki gözgöze gelsek ağlaşıvericez). Bi solukta sokağa attım hepsini. Buraya yakın olduğunu bildiğim ama geldiğimden beri (neredeyse 1,5 yıldır) gitmeyi ertelediğim yere "Kıyıköy"e sürükledim peşimden.

Fırsattan istifade, dudusuyla dedesini görüntüledim. Arkada Kıyıköy sahili. Karadeniz'de bi yer, haritada açıp bakın. Hayal ettiğim gibi değildi. Limanda sadece balıkçı barınakları vardı. Sadece köyün girşinde sağda bi yer çarptı gözüme, motel ve restorant, onun da mevsimi değildir şimdi. Ama denizi görmek de, denizin kokusunu duymak da çok iyi geldi.


Deniz kenarında en sevdiğim şeyi Dudu'ya da öğrettim. Birlikte deniz taşı ve kabuğu topladık. Dudu denize taş attı. Henüz taş sektirmeyi keşfetmedi (ki hoş keşfetse de ona öğretecek kabiliyette değilim. Attığım taş sadece bi kez sekip suyun derinliklerini boyluyo. allam niye konuyu böyle dağıtıyorum ki ben )


Konforlu değil, tesis yok ama çok sakin bi yer. Kafa dinlemeye, hani olur ya sevdiğinle bi kaçamak yapayım, bi gün çalayım denecek bi yer. Tabi zevk meselesi. Kimseyi umutlandırmak istemem.


orda oturup soluklanacak bi yer bulamayınca, baba kır dümeni Kastro'ya dedim. Yol üstü gelmişken bi de orayı görelim ona göre bi dahakine hazırlıklı geliriz.

Orasını da sevdim ama yazmak istemiyo canım. Sadece şunu bilin, çok güzel balık rakı olur ama var olan tek tesisin de kapısı mevsimi olmadığı için kilitliydi. Nisan'da sezon açlıyomuş. Sırf balık rakı için bi kaçamak yapacağım beklerim efenim.

Dönüş yolunda Bahçeköy'den manda yoğurdu, tereyağı ve köy peyniri aldık. Hiç biri hatırladığım tatta ve lezzette değildi. Sanmayın ağzımın tadı yok, büyüklerimde beğenmediler. Ama yoklukta napcan yiyoz işte. Haaa tabi daha önce manda yoğurdu, yağı ve peyniri yemeyenler için lezzetli olabilir. Ayyy benden bu kadar. Yoruldum. Yaşama sevinci de yorucu bi şiymiş canım. Canım kurda kuşa merhaba demek istiyo:)Her neyse postumuzu "iyi geceler küçük joo" diye kapatmak istiyorum.
-iyi geceler küçük joe.
-iyi geceler büyükbaba.
-iyi geceler laura.
-iyi geceler büyükbaba.
-iyi geceler küçük joe.
:)))))

P.S. Rakı diyorum, balık diyorum. Sesim geliyo mu?:)))

geç kalmış post

Bazen güzel anların fotograflarını çekiyor, bunu da post yapayım, dudu büyüyünce gülsün diyorum ama araya bi şeyler giriyo unutuyorum. Bu da işte öyle, fotosu önce çekilmiş, geç kalmış bi post.
Yukarıdaki neyin fotografıdır.
a-) Yuranın hediyesi tatlı palyançonun
b-) Dudunun ev içi gezintisinde kullandığı bisikletinin
c-) Adaya yıllar önce genç arkadaşları tarafından (geleceği görmüşler de almışlar dedirten) kızıl saçlı bebeğin
d-) Yer minderlerinin
e-) Siz bilin.


tamam yukarıdaki biraz karmaşıktı. Şimdi ne düşünüyorsunuz. Evet yukarıdaki fotografla birleştirilince bu fotografın ne olduğu anlaşıldı. Peki sizce Dudu orda ne arıyordu?
a-) Öküz altında buzağı
b-) Ada'sını
c-) Ada'sından sakladığı topidik topidikleri
d-) Kendi gezegeni ile irtibata geçiyordu (hayal gücünüzün sınırlarını deniyorum)

Ben çok insafsız bi örtmen olurdum galiba. Çünkü doğru cevabı şıklara bile yazmadım. Ya da benden örtmen zaten olmazdı , çünkü alt tarafı posta eğlence katmaya çalışan sıradan bi adayım.Dudu orda bi şi aramıyordu. Hatta aramak fiili ile hiç bi ilişki yoktu. Çünkü aranan zaten dudunun kendisiydi. Evet bildiniz, sakkambac oynuyolardı.

Salı, Ocak 09, 2007

Dudu'nun lüleleri

Geçen pazar, hava güneşliydi. Dudu'yu alıp alışverişe gideyim dedim. Saçlarını taratmadı yine. "Kestirelim mi annecim" diye öylesine sordum. Cevabı biliyordum. "hayırrrrr". ama öyle olmadı" olur" dedi. "ama arkalarını kesmesinler. önnerini kessinler". "tamam" dedim. hazır kendi de istiyorken kestireyim bari. Kendi saçımla oynayamayacak kadar yorgundum. Dedim ha benim saçım ha kızımın nasılsa değişiklik değil mi iyi gelir ikimize de. siz siz olun, öyle kendiniz yerine başkasının saçını kesmeye boyamaya götürmeyin, hem işe yaramıyor, hem de köpekler gibi pişman olma ihtimaliniz kuvvetli. İşte aşağıda o günün fotoromanı vardır. Seslendirme tamamen içsel olup, ikimizinde ağzını bıçak açmamıştır.

-Ada, burda olmayı istemiyorum. çok yalnız hissediyorum kendimi.
-Korkma balım. konuştuğumuz gibi.

-Biliyorum ama neden abla koltuğuna oturtmadılar beni.
-Çünkü sen daha küçük bi perisin.-Ada korkuyorum ben.
-Korkma tarçınım ikimize de iyi gelecek.
-Hep böyle mi olur?
-yok ilk kez olacak ya. ondan böyle hissediyorsun. Sonra sen de severek geleceksin. İyi gelecek hem. Büyüyünce anlayacaksın.-Ada yanıma gel. ya da bi şey yap. Arkalarını kesmicekler değil mi?
-Arkalarını kesmicekler böğürtlenim.-Allah'ım nasıl da uzunmuş saçların. İlk doğduğundan beri uzattım onları ben. Taradım, toka taktım, süsledim, ördüm. Kreşte manken saçını öğrendin. Her sabah manken saçı kavgası yaptık seninle. en uçlarındaki saçlarla dünyaya geldin. İlk doğduğun günler, o küçücük kısa saçlarını koklayıp ağlamıştım. Saçlarınla birlikte zamanda uzayıp gitti. Her milimetresinde kimbilir neler yaşadın, yaşadım.
- Acaba kestirmekle doğru mu yapıyorum. Acele mi karar verdim. Hiç mızmızlanmadın. Ama ellerimi sıkıca tuttun. Konuşmadan, gülümsemeden, aynı endişeli ifade ile.
-Ada çok kısa olmayacak değil mi?
-Hayır balım kısa olmayacak.
-Emin misin?
-Aslını istersen bilmiyorum bebeğim. İyi mi oluyor bilmiyorum.
-Saçlarımı ne yapıyorlar.
-Benim için topluyorlar bitanem. Saklamam için.
-bitti mi ada?
-Evet balım bitti.
-Ah canım kızım. Bebeklik saçlarınla birlikte, lülelerini de kaybettik. Umarım farkedip, çok üzülmezsin. Özür dilerim. Bilemedim böyle olacağını. Yeni saçını güle güle kullan. saçını kestirirken de, bi şey yaptırırken de iyice düşün. Çünkü bi kadın için saçlarının nasıl göründüğü önemlidir. Kendini iyi de hissettirir sana, kötü de. Fikrimi sorarsan asla koyu renge boyatma. Araya balyaj ya da gölge olur ama bana kalırsa rengiyle oynama. Anne değil, yetişkin bi kadın tavsiyesi bu. İlk saçını işte böylece kestirmiş olduk. Seni çok seviyorum benim güzel böcüğüm.

Cumartesi, Ocak 06, 2007

Pazartesi, Ocak 01, 2007

hain cüce benim kabusumda

insan günlerce yatak ve yorganla dost olup, rüyalarda konuşunca, epey bi geveze oluyormuş. Yumut kardeşin rüyasına giren cüce, dün de benim rüyamdaydı ama takım elbeiseli değildi. Ve sürekli bi asansörden diğerine biniyor ve 7. kata çıkmaya çalışıyorduk ve her kabus gibi asla 7.kata varamadan ve sürekli birilerinden kaçarak...
En sonunda merdivenlerden inmeyi teklif ediyordum bizim cüceye. ama bu kez de asansörün kapısı açılmıyordu. Ardından hızla aşağıya doğru kaymaya başlayan asansör kabininin altına sıkışıyordu bizim cüce. asansör duruyordu, kapı aralanıyordu. güçlükle açıyordum kapıyı. teker teker asansör içindekileri bolaştıyordum. Kızım, bi sırt çantası, cüce, el çantam. kendime çeki düzen veriyordum, kızımın elinden tutup, cüceyi kucağıma alıyor ve yürüyordum. istikamet, ulaşamadığım 7. kat. Tabi ulaşamadan uyandım. Belki bu kabusun devamını bu yatışımda görürürüm de, neden 7.kata gitmem gerektiğini anlar ve sizinle paylaşırım.
bu arada rejim yarışması sonuçlandı. ben yarım kilo vererek ikincilik taçını başıma taktım. bi görseniz nası süzüldüm. Tabi bu süzülme durumu, bu yarışma ertesi yakalandığım hastalıktan sonra, keşke süreyi bi hafta daha erteleyebilseydim. Nazmiye teyzemin baklavasını bile yiyemedim. Düşünün gerisini. Kesin birnici ben olurdum ya.... kısmet işte. Tebrikler eidyoruz serbinaz hanım sizi.

2006 bitti, tüm kurbanlar kesildi.

2006'da, süresi dolunca bizi terk etti. Onun da bi son kullanma tarihi var değil mi? şimdi gıcır gıcır 2007 var elimizde, en azından yıllar konusunda son kullanma tarihine bakma zahmetine gerek kalmıyo. Onlar kullanma tarihleri dolunca terk ediyolar bizleri. Biz de kullanma tarihi dolduğu için güle oynaya kutlayarak uğurluyoruz. Güle oyna kutlayarak karşılıyoruz yeni yılı. bu yılı yatağımda nefes alma, konuşma ve yutkunma zorluğu ile karşıladım. kullanma tarihi dolan yılı da ona yaraşır şekilde sessizce konuşmadan uğurladım.

Yeni yılla bi arada Kurban bAyramı'na da idrak etmiş olduk. Onunla ilgili de iki laf edeyim . Tüm kurbanlar kesilmiştir artık. Etrafta THK bağışlanacak deri bile kalmamıştır. Bu arada merak ettim hala kokoreççi var mı? yoksa AB uyumu için onları kaldırdık mı? Gündemi ne kadar yakından takip ettiği mi görüp gözleriniz de yaşarabilir, yaşarsın. canım kokoreç istedi benim. Hastalıktan galiba. umarım 2007'nin devamı ilk günleri gibi şahane geçmez. 2007 ile ilgili güzel planlarım var. Allah sağlık sıhhat versin tabi öncelikle. Her işin başı sağlık, sonra huzur, sonra mutluluk, sonra para, sonra ammaaan ne bileyim. saçmalamak benim de hakkım. Hele de ateşim bu kadar yüksek iken. hadi size iyi yıllar ve iyi bayramlar.

Salı, Aralık 26, 2006

göce salata

şimdi 50.yaşını kutlayan yakışıklımın şerefine, yirgünüme bi salata tarifi vereyim yapsınlar, yesinler kutlasınlar istedim. maksat kamuya hizmet.
göce nedir bilir misiniz? bilmeyenler için aşurelik buğday demektir. Aşurelik buğdayı kaynatıyorsunuz ama keşkek yapacak kadar bulamaç haline gelmesin lütfen. pişmeye yakın tuz atın ki pişmesini engellemeyin. tuzu önceden atarsanız kayna allah kayna zor pişer. aynı tavsiyem fasülye nohut gibi kuru baklagiller için de geçerlidir. ama ıspanak, taze fasülye, pırasa gibi yaş sebzelerde tuzu baştan koyarsanız pişmesine yardımcı olursunuz. Göceyi yenilecek kıvama getirdikten sonra ocaktan alıp süzün ve soğumaya bırakın. başka bi yerde, salatalık, havuç, kornişon turşuyu kare kare küçük küçük doğrayın. taze soğanı da ince ince doğrayın. bol dereotunu da ince ince kıyıp tüm malzemeyi karıştırın. göce iyice soğuduktan sonra hepsini karıştırın. üstüne de az yoğurt bol mayonez ya da bol yoğurt az mayonezi,çırpıp üzerine dökün ve damak zevkinize uygun hale gelene kadar yoğurt ya da mayonez ekkleyip hazırlayın. afiyet olsunnnn.


(aman yaaaa malzemelerden birini unutmuşum. bi de konsevre mısır ekliyosunuz, tabi başka unutuğum malzeme yoksa afiyet olsun. :))))

Pazar, Aralık 24, 2006

fotograftaki yakışıklıya...


Bugün sesini duydum, daha bi özledim seni. bi kez daha doğum gününü kutluyo ve yanaklarından kocaman kocaman öpüyorum.

Pazartesi, Aralık 18, 2006

kirli beyaz sıvalı duvarlar, geniz yakıcı ecza kokusu, her odada ayrı bi hayat öyküsü. basit bi soğukalgınlığı sandığımız şey için daha ne kadar orada tutacaklar seni.

Pazar, Aralık 10, 2006


Bugün "Babil"e gittim.


Bize verilmiş en büyük hediyelerden biri olan konuşma yeteneğinin
ne kadar önemli olduğunu ama buna rağmen,
inatla konuşmaktan, dinlemekten, anlamaktan
kaçtığımızı gördüm.



Ölümlerin iki insan arasına kapanması zor mesafeler koyabildiğini,




















Kurşun yarasının, ruhtaki yaralardan daha çabuk iyileştiğini bir kez daha anladım.








Bazen insanın neleri kaybettiğini anlaması için,
kaybetmenin eşiğine gelmesi gerektiğini hatırladım.

Etrafımızı saran, günlük hayatımızın bir parçası haline gelen, tv, telefon gibi iletişim araçlarının Dünya'yı küçültmekle birlikte, yalnızlıkları derinleştirdiğini hissettim. Efsanedeki gibi, her birimiz başka bir dil konuşuyoruz...
Ben filmi izledim. Hepsi bu.

Not: Fotograflar www.intersinema.com sitesinden alınmıştır.



Çarşamba, Aralık 06, 2006

Sosyal aktiviteler ve tarifler

Not:Yukarıda dereotu ve kırmızı biberle süslü
olan salatam, onun yanında mum
dikili olan da irmikli tatlım:)
Kış münasebeti ile başlayan sosyal aktivitelerimizden ilki bu akşam gerçekleşti. Katılımın çok olduğu bu aktiviteye kendi elcağızlarımla yapmış olduğum katkının tarifleri aşağıda bulunmaktadır. Genelin aksine, bu sene ki sosyal aktiviyemizde, evsahibini sadece çay demlemekle görevlendirdik. Herkes bildiğini evinde yapsın, bi arada yiyelim güzelleşelim diye kavilleştik. Bi aşağıdaki postta görüldüğü üzere rejimde olmamız nedeniyle, oldukça hafif şeyler yaptım:)) Duru'cuğumun tüm tatlılığı ziyadesiyle üstündeydi. Mesela elmalı kurabiyenin elmalarını temizletip yedi. Aldığı susamlı çöreğin susamları az ve biraz kavrulmuş olduğu için "eski" bularak yenisiyle değiştirdi. Yaş pasta yerine sütlü tatlının üzerine mum diktirip üfletti. Ve bizim " İyi doğdun DURUUU" demek yerine "İyi ki doğdun sevbinaz" dememize bozuldu. Bir müddet bayram beyle chat alemine daldı ama o da oyalamayınca, "ada eve gidelim oncaklarımla oynayım yine gelelim" dedi. Beni kararlı görünce de arka odada annanesiyle sirk seyredip, "ada bak aslan oldum." "ada bak taşvan gibi zıplıyom." " bak bu ne biliyo musun ? bisiklete piniyom"(yere yatıp ayaklarını havada dengesizce sağa sola sallamasının tanımlanması). cümleleri ile iki oda arasında koştu durdu. Sonra da evsahiplerini rica minnet öptürerek geceyi noktaladı. Neyse gelelim tariflere:)


SÜTLÜ İRMİK TATLISI
1 lt. süt 10 çorba kaşığı şeker, 9 çorba kaşığı irmik bir arada kaynatılıyor. Pişip, ocaktan indirirken bir paket vanilyayı katıp karıştırıyorsunuz. Yarısını azcık ıslatılmış tercihen küçük bor borcama boşaltıp, üzerine bir sıra kakaolu biskuviyi diziyor ve tarçın serpiyorsunuz. Geri kalan karışımı tekrar üstüne döküp en üste, iri dövülümş ceviz ve tarçınla süsleyip soğuma bırakıyorsunuz.

KABAK HAVUÇ SALATA
Bir kiloya yakın kabağı soyup rendeleyin. Bir tavada az yağla suyunu çekmesini de bekleyip, biraz kavuruyorsunuz. Başka bi kapta da 3-4 orta boy havucu rendeleyip aynı işlemi havuç için de yapıyorsunuz. Sonra yoğurt (tercihen süzme yoğurt) , 4-5 diş kıyılmış sarımsak, az mayonez ve bol dereotunu ince ince kıyarak ekliyor, karışımın tamamını kabak ve havuçla bir araya getiriyorsunuz.

AFİYET OLSUN

Cuma, Aralık 01, 2006

Biri bize kilo verdiriyo yarışması başladı.

Bizim bakkal saat 20.00'den sonra evlere servis yapmıyomuş. Böylece abur cubur keyfim yarım kaldı. söz de bi de diyet yapıyorum. Sağolsun saat 20.00 den sonra evlere servisi dururan Bakkallar Birliği... Bu aynı zamanda bi işaret olmalı. Uzaklardan bi yerlerden şöyle sesleniyo ulvi bi ruh. Ye Meeee, Yee Meeee, Yeee Meeee.... Acaba az önce abur cubur yemedğim için mi çok sinirlendim. Yoksa çok sinirlendiğim için mi abur cubur yeme isteğim nüksetti hala karar vermedim. Ama yazınca rahatladım valla. Size diyet hikayemden bahsetmedim değil mi? İş yerinde kilolu olduğuna inanan üç koca insan "1 ayda kaç kilo veririm" tarzı bol reytingli bi yapım içinde bulduk kendimizi. Program yapımcıları en çok kilo verene bi küçük altın vaad etti. Yalnız bu vaad çok işe yaramış olmalı ki yarışmacılardan biri 15 dakka yer cimlastiği, 15 dakka bisikletle açılışı yaparken, diğer yarışmacı ikindi 16.00 kadar elmayla durup, günde 2 kilometre yol yürümekte, bendenizi sorarsanız da tüvistendşepır isimli ithal harikasının üzerine 3 dakka çıkarak, eve geldiğinin 1.yılını geride bırakmış olan nesneyi şaşırttım. Bu üç dakkayı 5 dakka çıkartır bi de akşam yemeklerine dikkat edersem, tartının ibresini sola doğru kaydırırım kaanatindeyim. Kararlıyım, motive edin. Şimdi merak içinde kıvaranan okurlara kilomu açıklıyor ve 28.12.2006 tarihinde son bulacak yarışmamızın sonucunu da burada ilan etmeye söz veriyorum.

Efendim. Kilomu mu yazacaktım, yok canımmmm yanlış olmuş, kaç kilo verdiğimi yazacaktım:)))) :PPPPP Tamam tamam mızımayım yetmişbeş kiloyum. Özellikle yazıyla yazdım ki, gözlerinizle rakam arayıp, bulduktan sonra okumaktan vazgeçmeyesiniz diye:) oldu mu. mutlu musunuz? Tamam hadi dağılın bakiimm kulis yapmayın, kümeleşmeyin sizi idareye şikayet ederim sonra.

Mektup adresi biliyor!

Daha şimdiden seleler dolusu oyuncağı olan üç yaşındaki bir çocuğa durmaksınız birşeyler alma ihtiyacını anlayışla karşılamaya, sabretmeye çalışıyorum. Ama sanırım sabır çok değil ki zaman zaman sinirlerime hakim olamıyorum. Bunları direkt şahsına söylemeyi de arzu ederdim ama gereksiz gerginliğe yol açmak vereceğin karşılıklarla muhatap olmak istemiyorum.
Sana kaç kez anlatmaya çalıştıysam da, "oyuncağı çok almasaydın.", "daha öbürüyle oynamadı." gibi cümlelerle ifade etmeye çalıştığım, "çocuğa bu kadar hediye almayı keser misin" cümlesini duymazdan ve görmezden gelmen beni zor durumda bırakıyor. Sen sanıyorsun ki seni kıskanıyorum. Aslına bakarsan şöyle oluyor. Ben de kızıma küçük hediyeler almak istiyorum ama evde bulunanların sayısı o kadar çokken, yeni gelen oyuncağında üç kez oynandıktan sonra nereye gittiğini gördüğüm için ertelemeyi tercih ediyorum. Biraz vakit geçsin sonra alırım diyorum. Ya da aldığım hediyeler, öyle cicili bicili, yanar döner, janjanlı şeyler olmuyor. Daha mütevazi, daha işe yarar şeyler seçmeye çalışıyorum. Birlikte her alışverişe gittiğimizde, alabileceği şeylerin ne olduğunu ve kaç tane alabileceğini konuşuyorum onunla, gerekirse fazla paramızın olmadığını, o o yuncağı da başka bi zaman alacağımızı anlatmaya çalışıyorum. Sence neden? Kızım istediklerini yerine getirip yüzündeki o mutlu ifadeyi görmekten mi kaçıyorum. Ya da oyuncağa para harcamayı müsriflik mi sayıyorum. Ya da alım gücüm çok sınırlı olduğu için mi böyle davranıyorum? Cevabı biraz düşünsen bulursun. Bu ve buna benzer yaptığım, söylediğim, anlattığım şeylerin tek bir nedeni var. Sadece yarın yetişkin olduğunda karşılaşacağı dünyaya, gerçeklere, geleceğe hazırlamaya çalışıyorum. Şimdi yaşayacağı küçük hayal kırıklıkları ile her istediğinin her zaman olamayacağı bilgisini öğretmeye çalışıyorum. Yetişkin olduğunda yaşayacağı hayal kırıklıklarına hazır olması, hayata sağlam adımlarla basması, hayatının sonuna kadar yanında olamayacağım gerçeği ile yetişkin olduğunda tek başına ayakta durabilmesi için uğraşıyorum. Dünyanın kendi etrafında döndüğü yanılgısını yaşamaması, doyumsuz, tatminsiz ve mutsuz bir çocuk ve yetişkin olmaması için elimden geleni yapıyorum. Sence ben kızımı sevmiyor muyum?

Ben çocuk yetiştirmeye çalışıyorum. Sadece karnını doyurmak dışındaki sosyal ve ruhsal ihtiyaçlarını da karşılamaya çalışıyorum. Senin yaptığın gibi iki haftada bir c.tesi pazar alıp, saatlerce oynamak dışında çocuğuma verilmesi gereken öyle çok şey var ki. Birazcık yardımcı olsan ne olur.
Az önce telefondaki sesi ne kadar mutluydu. "Anne bana prenses evi aldılar..." Canım benim nasıl da sevinmişsindir. Ama aranızdan birinin aklına geldi mi acaba? Bu çocuğun annesi geleceğe bir "cindy bebek"mi yetiştirmek istiyor diye. Bu yaşlarda edinilen ve oynanan oyuncakların, çocukların kişiliğini, hayata bakışını, sosyal duruşunu bile etkilediğinin farkında mıydı alanlar. Evet itirazım var. O kadar pahalı bir hediye için çok erkendi. Evet itirazım var, bu dünyada prensesler yaşamıyor. Evet itirazım var , benim küçük tarçınım asla sürtük bir cindy ya da barbie bebek olmayacak. Siz kimin çocuğuna ne hediye ediyorsunuz ya. Büyütme, yetiştirme sorumluluğunu seve seve aldım, kimseye vermeye niyetim yok. Seni anlamaya çalışıyorum ama sanki bilinçli yapıyorsun bunları. Biraz daha özen göster, madem vereceklerin oyunlar ve oyuncaklarla sınırlı, hiç olmazsa benim verdiklerimi sabote etme.

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Duru'ya

Uzun zaman olduğunun farkındayım. En son 11 kasımda yazmışım ama ondan öncede dişe dokunur bi şi yok gibi. Aslında her akşam aklıma geliyo bi kaç satır yazmak ama pc başına oturduğumda yazmak istemiyorum. Biraz kafam meşgul son zamanlarda, bir şeyleri sonuçlandırmam, bi sürü karar vermem, bir sürü yazıp çizmem gerekiyo... Eh fazla zamanımda kalmadı aslına bakarsan balım. Önümüzdeki haftaya bunların hepsini yapmış olmam gerekiyo. Böylece kafamı kurcalayacak çok fazla şey de kalmayacak haliyle ve ondan sonra da yine eskisi gibi oyunlar oynayacağız ve sen uyuyunca yaptıklarını yazacağım. Böyle konuşunca da yazdıklarımın çok kayda değer olduğunu düşündüğümü sanma, alt tarafı bi günlük karalıyorum. seninle, senin büyümenle, birlikte büyümemizle ve sen büyürken yaşadıklarımla (seninle ya da sensiz) ilgili aklımda kalanları sana aktarıyorum. Son zamanlarda sana fazla vakit ayıramadığımın farkındayım. Eskiye oranla daha gergin ve daha sabırsız olduğumu da biliyorum ama inan bu yaşadıklarımın hiç seninle ilgisi yok tarçınım. Dediğim gibi bu biraz büyük olmakla ilgili bi şey, yetişkin olmakla, sorumluluk almakla. Ama geçecek çok kalmadı.

Bu hafta yanımda olmamış olman ikimiz için de iyi oldu. Ben daha sakin kafayla düşünebiliyor ve sana tüm vaktimi ayıramadığım için vicdan azabı çekmiyorum. Eminim sen de orada mutlusundur. Bugün babanla konuştum, doktorlar geniz etinin olduğunu ameliyatla alınması gerektiğini söylemişler. Korkulacak bi şey yok. Sebelin de vardı, o da aldırdı. Endişe etme hiç, bak ben hiç korkmuyorum. Bi kaç doktor amcaya daha göstereceğiz onlarda mutlaka olmalı diyorlarsa, doktor amcalar kısa bi süre için uyutacaklarmış seni, uyandığında yanında elini tutuyor olacağım ve izin verirlerse eğer; kucağıma bile alıp sarılacağım sana. O yüzden endişe etme baharım. Seni özlüyor ve seviyorum. Öptüm.

Cumartesi, Kasım 11, 2006

Bırak Konuşsunlar (Merak Edene) - Nazan Öncel

Mutabakat



Artık gördüğünüz üzere yardımcı bir hanıma para ödememe gerek kalmadı. Artık kızım koca kız oldu. Ev işi, ütü, çamaşır, bulaşık hiç zor gelmiyor. Tek bi sıkıntımız var, o da iş yaparken gelinlik giyme hevesi. bunu da aştık mı gel keyfim gel diyeceğiz artık.




Duru hanım son zamanlarda pek bi huysuzlaştı. Kendini eve atar atmaz, önce odasını bi kolaçan ediyor arkasından da talan. Sonra çeşitli aralıklarla ve ardı sıra gelen, "oyuncak", "yego" (lego), "abara" (araba), "bebek", "hamuy" (hamur), "çizci film" (çizgi film), "yap-bos", "kipat" (kitap) gibi sızlanmalar eşliğinde gelen ağlama krizlerine dönüşen duruma çok uzlaşmacı bir yol buldum(k). Duruyla masaya oturup bu konu üzerinde konuşarak mutabakata vardık. Mutabakatımızı yazıya döküp, evin en uğrak, en görünen yerine astık. El sıkıştık ve anlaştık. Yalnız sözleşmemizin yazılı kısmı , çizgilerle desteklendi.




Şimdi duru akşamları geldiğinde bu gece ne gecesi diyo. ben de durucum bugün çarşamba yani 3.gün say bakalım 3.günü, bugün ne günüymüş diyorum. Yüze biraz şaşkın bakıyo. Sözleşmemizin yanına gidip birlikte sayıyoruz. 3.günü bulduğumuzda Duru "yasasınn sidi, çizci film günü" diye sevinerek odasına gidiyor. Yukarıdaki sözleşmeden de açıkça anlaşılacağı gibi,
pazartesi - araba, bebek, lego günü
salı - oyun hamuru günü (siz bi şeye benzetmeseniz de çizdiğim bizim durunun oyun hamuru kutusunun aynısı)
çarşamba - çizgi film günü
perşembe - yap-boz günü
cuma - ? bilemediniz mi? ayol bi şi çizmemişim serbest gün. cuma ne isterse oynarım kızımla.


Not: şimdi baktım da bizim mutabakat pek silik çıkmış en kısa zamanda net bi tane çekip yüklücem buraya.

Pazar, Ekim 29, 2006

Yalnızlık:)))))

Blog yazmayı hatta bırakın yazmayı okumayı bile keşfetmişseniz MSN Messenger programını da biliysunuzdur açıklamaya gerek yok.

Kırk yılın başı, dudum uyumuş, pc bana kalmış rahat rahat sohbet edebilirim diye düşünerek yaklaşık 23.30 civarı oturup açtım msn'i. Listemde kayıtlı 37 kişi olduğunu bildiriyor ve söylüyorum, o saatten bu saate hiç kimse online olmadı.
Seni görmedik, gelmiyosun, uğramıyosun diyenlere duyrulur. Geldim ama yoktunuz. Koskoca gece, acaba biri gelir de iki laf eder miyim diye bakıp durdum ama ne gelen ne giden. Onca saat ne mi yaptım. mp3 indirdim kardeşim. Bi kaç gece daha online olmazsanız, indirecek şarkı bırakmıcam şu alemde.

Perşembe, Ekim 26, 2006

Bi aşağıdaki posta cevap vermeye devam etmelisiniz ama bunu eklemeden geçemedim. Buyrun bakalım.

Asagida okuyacaklariniz, musevilerin, Tanri ile insanin konusmasini anlatan kitaplari Talmud'dan alinmistir ve soyle biter:

"...bir kadini aglatirken cok dikkat edin, cunku Tanri gozyaslarini sayar! Kadin erkegin kaburgasindan yaratildi, ayaklarindan yaratilmadi, oyle olsaydi ezilirdi; ustun olmasin diye basindan da yaratilmadi. ama gogsunden yaratildi, esit olsun diye;... ... kolun biraz altindan korunsun diye....kalp hizasindan SEVILSIN diye

davullar ve denkleri

Merak ettiğim konular bir değil iki değil ama bi cevap alabiliyor muyum ? HAYIR. olsun ben yine sormaya devam edeceğim. Hem bu merak konularının 20 sene sonra değişip değişmediğini de test etme şansım olacak. şimdi sevgili okurlar ve canım dudu.

Dünyaya üzerinde yaşayan insan ırkının erkek cinsleri hakkında bi takım sorularım mevcuttur. Bu arkadaşlar dünya üzerindeki tüm nimetlerin kendi için yaratıldığını düşünür ve bu nimetlerden azami şekilde faydalanmanın kendi temel vazgeçilmz hakkı olarak görürler. Estetik duyguları niçin gelişmemiştir ya da gelişmştir de aynaya bakarken niye kendilerini çok estetik sanırlar. sonra hayat onlar olmadan yaşanamaz bi cehennemmiş kanısına varmalarına sebep nedir? Kendi ayakları üzerine basan karşı cins görmek neden içten içe ayağını kaydırma duygusu uyandırır da, biraz aptal olan ya da aptal gibi görüneni kayırma isteği içine girerler? Aynı işi, aynı sonuçlarla belik de daha da iyisini yapan bi kadınla bi erkek arasında aldığı maaş açısından bi eşitsizlik varsa bunun sebebi nedir? Yüksek maaş almanın sırrı her gün traş olmak mıdır öyle ise; niye ağdacıya para vermekteyiz? Bu insan evlatları nezaketi neden başka anlama eğilimi içinde olup, etrafındaki tüm karşı cinsin kendileri için ölecekleri düşüncesindedirler? Davul bile dengi dengine diyen sadece kadınların ataları mıdır? Bu atasözü söylenirken erkek cinsi kulak mı tıkamaktadır yoksa o söz söylendiği sırada ortam da değil midirler? Yoksa bu sözü bilmekle beraber şöyle mi yorumlamaktadırlar. İşin var, evim var, arabam var, param var, çok param var bütün davullar bana denk. Yaşı, boyu, mevkii, konumu, durumu vız gelir tırıs gider, hatta o kız kesin bana hasta olur mu diye düşünmektedirler ya da tüm bunlar bende olduğuna göre o benim dengim bile sayılmaz ben ona lutüf mu ediyorum diye düşünürler.
Soru sormaktan yoruldum, umarım siz cevap vermekten yorulmazsınız. Ama siz cevap verseneniz de vermeseniz de soru sormaya devam edeceğim kardeşim.

Perşembe, Ekim 19, 2006

Bayram

Aslında bugün başka bi post yazmıştım. Duru'ya engin tecrübelerimi aktardığım bi posttu ama baktım ne yeri ne zamanı belki bi gün publish yaparım:)

Yerse, günün anlam ve önemine binaen bayramlardan bahsetmek istiyorum biraz. Aslında bahsetmek değil de sormak istiyorum sizlere.

Bayramlar çocuklar için midir? Belli bi yaştan sonra bayramların bi anlamı kalmaz mı? Ne zaman biter bi çocuk için bayram ya da bayramın anlamı bittiğinde mi yetişkin olursun. Bayram artık bayramlık almaktan vazgeçtiğin zaman mı biter? Hala eski usullerle ailenin yanında geçirirken bile, diğer günlerden hiç bi farkının kalmamış olması bi eksiklik midir? Yetişkin olmak böyle tatsız tutsuz bi şey midir? Yaşın erişmişken bile elini öpen olmaması mıdır anlamını yitirten bayrama? Annemin Semra Teyze olduğu yaşlardayım. Ama annem gibi tatlı bi telaş hissetmiyorum. Kapımızı çalan arkadaşlarım yok artık ve onlar için hazırlanan lokumlu mendiller de yok. Ponponlu beyaz çoraplarım ve yeni ayakkabılarım da yok. En büyük kağıt paralardan bi kaç tanesini bankaya gidip, küçük banknotlarla değiştirmek ve bir tomar para ile bayram çocuğu da beklemek yok. Bayram harçlıklarını biriktirmek, gizli gizli saymak ve bu paralarla panayıra gitmek de yok. Limonata ve mis kokulu gazozlarda yok. Anneannem, babaannem ve dedelerim yok ellerini öpebileceğim. İki tane yandan atkuyruğu yapacak kadar saçım yok ve onlara bağlayacağım koca beyaz parlak kurdelelerim de yok.

Bayram kelimesi bende sadece koca, sıcak bir yatak ve kalın bi yorganı çağrıştırıyorsa, gidip bayramlık almak ya da baklava nasıl açılır konusunda Nazmiye teyzeyi izlemek mi gerekir?

Yerse, gidip kızıma bayram harçlığı hazırlayayım, bulabilirseniz de ponponlu beyaz kısa çorap alın kızıma benim için.

Çarşamba, Ekim 18, 2006

KısaPost (Yazılının cevapları) Dipnot : Matyh ile thesadsipirit geçti diğerlerinizle bütünlemelerde görüşürüz.

Yerse: Neyse
Bekke: Belke
Kıçart : Çıkart
Kulabi : Kurabiye
Yele : yere
Hamul aletleri : Oyun hamurunu açmaya, kesmeye, şekil vermeye yarayan plastikten üretilmiş, yaratıcı zeka ürünü para tuzakları.
Daha gün : Daha dün. Aslında dün Duru için hep gün. Gün aşkam, gün sabah gibi.
Yasılsın ve yerde: Çok basit "n"ler bi türlü çıkmıyo ağzımızdan.

Pazartesi, Ekim 16, 2006

anneler ve kızlar


İnsan kendi yavrusunu çok seviyor. Ellerine gözlerine bakıyor. Bazı bakışlarında, tavırlarında kendisini yakalayıp için için sevinirken, zaman zaman bana hiç benzemiyor diye için için üzülebiliyor. Her gün yeni bi şey keşfediyor, bu kaşifliği paylaşmak istiyor. Tekrar çocuk şarkıları öğreniyor, oyun hamurunda abara yapıyor, boyama kitaplarını onun istediği renklerde boyuyor. Beraber büyüyorsun.

Haftasonu ateşi vardı bebeğimin. Sürekli terledi, ateşi çıktı, burnu aktı (bi rolu tuvalet kağıdı bitirdik bi günde ve zaman zaman "annecim azcık su iç. burnundan çok su kaybediyosun" şakamı bile anlayıp güldü bana) sirkeli suyla sildim, başını, eklem yerlerini, öptüm, sarıldım. İlaçlarını içirdim. Tadı acı olduğu halde kuysuzluk yapmadan içti benim tarçınım. İnsan ADA'ysa bunları yaparken hiç bi karşılık beklemiyomuş, severken de öyle. Nasıl mı farkettim bunu? İşte cuma akşamı ateşi yine çıktığında yatağının yanında oturup alnını siliyordum. "Adacım ateşin çıkmış, sana şurup getireyim mi" diye sorduğumda şöyle dedi. "yok getirme, yanıma uzan, elimi tut adacım"

Bu ne demektir bilir misiniz? Kim yanınızda olsun istersiniz gerçekten hasta iseniz, kim olsun istersiniz ve kime hiç sormadan emanet eder, etmek istersiniz kendinizi? Annenize.
Neden peki? Sevgi.
Anneniz sizi çok sever çünkü. Ve siz söylemeseniz de söylemek aklınıza da gelmese SİZ DE ANNENİZİ ÇOK SEVERSİNİZ!
İşte Duru'nun yanımda kal, elimi tut demesi, o ana kadar aklıma gelmeyen, düşünmediğim, umrumda da olmayan bi şeyi hissettirdi bana. Duru beni seviyordu.

Bu garip gelecek şimdi size, hissettiğimde bana da garip geldi. Yani ben onun annesiydim, kızlar anneler birbirlerini severlerdi. Yani annemin kızıyken, bir kız çocuğu iken bu çok doğal bi sonuçtu. Anneme bunu söylememe gerek yoktu. Ama sanırım insan anne olduğunda farklı düşünüyor ya da sevilip sevilmediğini düşünmüyor bile karşılık gözetmiyor çünkü. Ama inanın bunu duymak çok ama çok mutlu ediyor. Benden söylemesi.
Fazla geç kalmadan onu sevdiğinizi söyleyin, eğer söyleyemiyorsanız "anne sadece yanımda kal yeter" deyin, inanın sizi anlayacaktır.

Cumartesi, Ekim 14, 2006

Geçen perşembe, durunun kreşinden aradılar. ateşi 38.5 Calpol verelim mi diye. Verin dedim ama ateşi duyunca, destek ekiplere haber verdim. Bir buçuk saat içinde sebel gelip, duduyu kreşten aldı ve geldiği istikamette tekfurdağ'na doğru yola çıktı. Gider gitmez doğru doktora tavsiyelerimle, il girişinde, ilin seçkin özel hastanelerinden biri (başka özle hastane var mı bilmiyorum) olan YAŞAM HASTANESİ'ne götürmüş. Durunun daha önceki rahatsızlıklarında ilgilenen doktor o hastanede ya. gidilmiş, ama doktoru yok. Bu arada ateş 39 olmuş. Bildik yöntemlerle düşürmeye çalşmışlar. ben haber bekliyorum. Neden hasta olmuş? teşhis ne? ne ilaç verdiler? diye . bi telefon geldi.
-Abla duru penisiline alerjisi var mı?
- bilmiyorum. iğne mi verecekler?
- yok şurupmuş.
- bilmiyorum hiç penisilin almadı. mutlaka test yapsınlar.
- tamam abla
aradan bi 10 dakika sonra.
- abla antibiyotik kullandı mı?
- evet kullandı canım
- Hangi antibiyotikeri?
- ne bileyim sibel. hangisi yazacağını söylesin, kullanıp kullanmadığını hatırlayayım.
- tamam abla.
neyse akşam oldu evi aradım. babam ilaçları almaya gitmiş. bi yarım saat sonra gelmiş aradı.
-kızım bu şurupardan biri penisilinli (babamın hastanedeki telefondan haberi yok)
- baba vermeyin. alerjisi olup olmadığnı bilmiyorum.
telefonu kapattım. ben kızımla 3 yıldır bi aradayım. Onu üç yıldır tanıyorum ve dolayısıyla annelik eğitimi de üç yıl.
yukarıdaki telefon görüşmesini yapmamıza neden olan şahıs yaklaşık 6 yıl bu işin eğitimini alıyor ve hangi ilaç diye bana soruyor, o da yetmiyor, penisilin vermeyin verecekseniz de test yapın dememi umursamadan penisilinli şurup yazıyor. Allaha şükür okumamız yazmamız var. Dedesi meraklı bu konuda da içmedi durum şurubu. Ya saf tarafımıza gelseydi, ya okumasaydık ya da okuma yazma bilmiyo olsaydık. Düşünmek istemiyorum. Gerginim , sinirliyim. Kolay mı 32 yılda bi bulmuşum, kolay mı yetişiyo bi insan evladı. Yazıyorum çünkü; kendini, işini, mesleğini bilmez, üç gram zekayla iş yapan doktorlara emanet ederken canınızı bi kez daha düşünün. Üçü bi araya gelip aynı şeyi söylemediği sürece inanmayın. Sağlıklı günler...

Perşembe, Ekim 12, 2006

yok.

Hotmail ve uzantısı sohbet programı bi türlü açılamamakta, Duru ateşlendiği için ilaçları ile birlikte uyumakta. Ben de uyumak istiyorum. Post most yok, gidin siz de uyuyun.

Cumartesi, Ekim 07, 2006

topitik topitik, bisiklet, tiviti


Duduyla bakkala markete gittiğimizde, içeri girmeden önce karşıma alıp;
- bak adacım içerden kendin için sadece 1 tane bi şey alabilirsin , ona göre seç diyorum.
Markette ya da bakkalda, zaman zaman farklı şeyler alsa da genellikle karşı koyamadığı iki şey var: topidik topidik ve sakız...
Her seferinde elimizde bir topidik topidikle geldiğimiz için, geçen gün bi baktım dolaba 8- 10 tane topidik topidik. Onları çıkarıp, güzel bi bardağın içine dizdim. Dudu'ya da,"adacım, yemekten sonra istersen bi tane yiyebilirsin dedim.


Bu arada aklıma gelmişken, Duru'nun evin içinde bisikletiyle bir bütün olduğunu, evin tüm köşelerine bisikletiyle ulaştığını, hatta oyun oynarken çişi geldiğinde, koşarak daha çabuk gidecekken, ısrarla bisikletine binmeye uğraştığını ve bu yüzden adası tarafından kucaklanmak suretiyle tuvalete yetiştirildiğini biliyor muydunuz? Bunun postla ne ilgisi var diyeceksiniz. Aslında yok da, anlatacağım sahnenin içinde bisiklette var ve nerden çıktı bu bisiklet, yazarın bize bi oyunu mu demeyesiniz diye yazıyorum.


Duru hanımın kreşten döndükten ve yemek yedikten sonra ya hamul aletleri ile abara yapar, ya boya kitaplarını alıp adaya kitapları boyatır, ya yap boz yapar ya da çizci film izler. Ama son günlerdeki en büyük aktivitesi çizci film izlemek... Ama ne izlemek, Madagaskar'ın ilk CD'sini kaç kez seyrettim hatırlamıyorum. İkincisini seyretmek kısmet olacak mı onu da bilmiyorum:)
Her neyse yine öyle bi gün Dudu yemekten sonra bi çizci film seçti ve dedesiyle adasını esir alıp, pür dikkat izledi. CD bitince, adası artık yatma saatinin yakın olduğunu, dedesinin tv izlemek istediğini söyledi. Duru'da bunu makul bulmuş olacak ki ses çıkarmadan boyama kipatıyla ilgilenmeye başladı. O sırada tuvalet lavabosuyla ilgilenmekte olan ada içeriden bi ses duydu.


- Ada bak ne buldum. Tiviti. Çok hoşuma gitti isleyebilir miyim?
- Hayır dudu, bi tane izledin ama yeter artık.
Bu cümlenin ardından on saniye sonra, dudu bisikleti ve tiviti CD'siyle tuvalet kapısındaydı.
- Ada lütten, başka izlemicem. İzleyebilirim mi?
- Hayır annecim.
- Ama lütten.
- Hayırrrrr...
- ÜÜüüüüüüüü.
- Duducum çok ağlayasın varsa, doğru odana. Orda bi ağla rahatla sakinleş ondan sonra gel.
- Üüüüüüüü.
- Duducum boşuna yoruluyorsun. İzlemeyeceğiz.
- Üüüüüüüüü.
sesi eşliğinde bisikleti ile wc kapısından uzaklaştı. Yaklaşık, bi iki dakika sonra, yine bisikleti ile birlikte wc kapısına geldi. Tivitiyi izleyemediği için ağlamaktan perişan olmuş (!) o değilmiş gibi, bisikletin üstünde ve elinde bi adet topitopla gayet güleç;
- Ada topidik topidik yiyebilirim mi?
- Kızım yemekten sonra yedin ya. Bi tane yeter.
- Ama olmaz. Yiyebilirim mi?
- Of dudu nerden çıktı şimdi bu?
- Ama lütten.
- Neden Duru? Neden topidik topidik yiyiceksin ki.
- Hani ben tiviti seyredecektim ya. Hatıllıyon mu? Hani sen olmas dedin ya. Hani ben ağladım ya. Hatıllıyon mu? İşte onun için.

Cuma, Ekim 06, 2006

Dudu'nun Sözlüğü (2)

Aşağıdaki cümleleri okuyun ve anahtar sözcükleri ve cümle içindeki anlamlarını bulun.

- aaaa ada kulabii yele döküldü. Yerse süpürüs.
- Ada hamul aletlerimi unuttuk. Yerse sen alılsın.
- Topitik topitikim yele düştü, yerse başka bi tane yelim.
- Duducum bak pançon yere düşmüş.
- aaa ebet yerse sen kaldılılsın.
Oyun hamuru ile şekiller yaparken;
- bekke bekke bekke kıçart.
Okulda öğrendiği şarkısını söylüyor.
- Daha gün annemisin kollaanda yaşarkan
- yasılsın?
- ada ayşemm yerde?

Evet sınav başlamıştır. Soruların cevaplarını bi kaç gün sonra ilan panosuna asarım. Süre 2 dakikadır. Başarılar.

Pazar, Ekim 01, 2006

Çiş baskını (Doğal afetler serisi I )

Cuma gecesi tekfurdağına gittik. çoluk çocuk herkes bi aradaydık.

Haaaa bu arada unuttum yaaa. Bizim bi kızımız daha olacak . Gerçi bu ayrı bi post konusu ya. Sayın okurlar bizim bi maruzatımız var. Kızımıza bi ad bi isim bulamadık ve annesi iki gözü iki çeşme "kızım doğacak ama ismi yokkk" diye sicim gibi yaşlar dökmekte. Doğum ne zaman mı? Mart gibi falan. Neden mi ağlıyo annesi daha çok var diyosunuz. Eeeee siz şirini tanımıyonuz. Herşey planlı programlı olacak aaa canım. siz kendi düğünün de sağa sola direktif verip, kim nereye oturacak, buz kovası hangi masaya konacak, hangi misafir ne zaman dans etmeye kalkacak konularını, çiçeği burnunda kocasının kollarında dans ederken, iki elini kolunu kullanıp yapan bi gelin görmediniz derim:))) bu aklınızın bi köşesinde bulunsun. aklınıza gelen tüm kız isimlerini sıralayın. biz bulamadık belki siz bulursunuz. şimdi konumuza dönelim.

Neyse yenildi içildi anlatmıyorum malum okurlarımın arasında bi "çok hamile" arkadaşımız var. Gece yataklara dağılıldı. Biz dudu subel ve ben baba evine gittik yatıya. Yatakları açtık, dudu sebelle uyuyacağım diye buyurdu. İyi dedik uyu bakalım. Adada yatağa yattı. Sabah 9.30 gibi, dudunun kapıda ağlamasıyla uyandı. Kapıyı açtı. Dudunun üstünde sanrım 1 yaşında giydiği ve küçüldüğü için dedesine bırakılmış bi pijama üstü, altında adasının eski bi şortu ve şortun üstünde de beline uydurulmak için bağlanmış bi ip. Görseniz, Beyoğlunda kırmıız ışıkta cam silen çocuklardan bile perişan bi halde. Adası uyku sersemi pek bi şi annamadı ya yatağı açtı o da koşa koşa yatağa attı kendini. iki dakka sonra teyzesi bi yatak pediyle geldi. yatak pedini de yalan olmasın dörde katlamış yani ikinci bi yatak kalınlığında. durunun altına koymaya çalışıyo. Durum anlaşıldı. Dudu gece yatağa çiş yapmış. Ada yine sersem - ya gerek yok o yapmışsa bi daha yapmaz hiç uğraşma. demek gafletinde bulundu. Sebelll kızmış, sinirli. - ne yapmazı iki kez yaptı.
Hadeeeeee. buyrun bakalım.
- Kızım çişin var mı?
- ebet var.
- kalk yapalım.
ada ile dudu tuvalte gitti ki bi de ne görsün. Çamaşır makinesi çalışıyo, küvette koca bi battaniye, leğende koca yorgan, çamaşır ipi çamaşır dolu. Sanırsınız sel almış dedenin evini. Neyse sabah sabah bu manzaraya uyanmak da, sabahın 5.30'dan beri adayı kaldırmadan dudunun çişlerini temizlemeye çalışmak da sinirleri felaket germişti. İki koca yetişkin kadın diyeceğiniz iki insan, üç yaşındaki çocuklar gibi çatır çatır kavga ettiler. Aslında sanırım ikisi de söylemek istemediği şeyleri söylediler. Ben dudunun yalancısıyım, ada da sebel de çok pişmanmış. Ama tüm c.tesi gününü de pazar gününü de gerizekalı gerizekalı çocuklar gibi küs geçirdiler.
Siz şimdi çiş baskını bitti sanıyorsunuz. oturup duduyla konuşuldu falan. pazar akşamı da şii de kaldılar yatıya. Bu kez semya - kızım bak bu gecede yapabilir altına bi şey koyalım dedi. Ve biraz sonra elinde şu çeyiz mağazalarında veirlen yorgan çantaları olur ya onlarla geldi. Dudunun altına konuldu. Ada biraz bozulmuş, ne yani benim kızım çişli mi alla alla diye içinden söylenmekle birlikte anne sözü dinnemeyi ihmal etmedi. Gece arada uyanıp, dudunun altını kontrol etti. ohhh kupkuru. Sabah kalktı, semyaya baktı. azcık sohbet etti. Sonra duduya bakmak için içeri gitti. Haydeeeee. Koca yorgan naylon poşedi çişlnmiş. Dudunun sırtına kadar çiş. Uyanmış kalkmış bi de gece çıkardığı sakızı arıyo sehpanın üstünde. Sanki onca çiş gölü onun eseri değil. Dudu olduğu gibi banyoya sokuldu üstü başı soyuldu. Yıkandı, yedek kıyafetleri giydirildi. allahtan koca naylon işe yaradı da fazla zaiyat olmadı. Bakalım bu gece kendi yatağını da çişlicek mi beraber göreceğiz. belki kendi evim kendi yatağım diye yapmaz. kimbilir.

Özel not (kimse okumasın burayı) : Sebelll sebelll küsmüyüz halaaaaaaa.

dudu dialogları...

Trilink Trilink..... Trilink trilinkkk....

- ben bakcam durun çocukkar.
- Alo iyiyim yasılsın?
- Durucum bugün kreşe gitmedin mi?
- iyiyim yasılsın?
- Nasılsın durucum?
- iyiyim yasılsın?
- bende iyiyim ne yapıyosun?..
- çiçci film isliyorum.
- Kreşe gitmedin mi bugün?
- gitmedim.
- Neden gitmedin ? ne yapıyosun evde bu saatte?
- çiczi film isliyom.
- çizgi film izlemek için mi gitmedin durucum.
- Ebet.
- ada nerde teyzecim.
- işe gitti.
-ne yapıyo işte?
- çalışıyo. oyuncak yapıyo, kulata yapıyo. para kazancak bana.
- hımmm baban nerde?
- bilmiyom
- çalışmıyo mu baban?
- yookkkk çalışmıyo ebde oturuyo...
- yaaa öyle mi?
-Ebet. hadi hoççakal çicci film seyyetcem ben. sebelllll şii arıyo, seni istiyoooo.

Yazarın notu: her sabah evden erkenden kalkıp okula giden tüm çocuklar gibi, kreş de olsa asmak çok güzel. ama asmasının sebebi tabi ki çicci film için değil, kalkamadığı içindir. ada iş yerinde oyuncak ya da çikolata yapmamakta bayağı bayağı çalışmaktadır 08.00 - 18.00 arası. dudunun babası da çalışmaktadır ama çocuk kendisini sadece haftasonları gördüğü için çalışmadığını düşünmektedir:) duduyu çok lafa tutar çok soru sorarsanız hemen sizin evdeki başka biriyle görüşmek istediğinize karar verebilir, bakınız "sebellll şiii arıyo seniii istiyooo" cümlesi.

Salı, Eylül 26, 2006

dinliyorum.

Sarılsam Üşür müsünüz? (Vedat Sakman - ikibinaltı)

ardımda kaldı uzun yaz
yorgunum uzaktan geldim
yol bitti çoktan
yakanızdaki gül solmuş
sarılsam üşür müsünüz
yakanızdaki gül solmuş
aşk bitti çoktan
gün bitti
yol bitti
ay battı
aşk bitti çoktan
konuşun benimle ah ne olur
sözler ürkütür geceyi
gün bitti çoktan
karanlıklar hep peşimde
silin yüzümden korkuyu
karanlıklar hep
hep peşimde
ay battı çoktan
gün bitti
yol bitti
ay battı
aşk bitti çoktan
yakanızdaki gül solmuş
aşk bitti çoktan

Cuma, Eylül 22, 2006


Çarşamba, Eylül 20, 2006

Geçmiş Günlerin Dökümü


- Abla...
- Efendim ablacım.
- Ya dudu haftaya babasında olacak ya.
- hııı öyle olacak.
- Doğumgününü bu cumartesi yapalım mı?
- nerde Kermesköy'de mi?
- yok ya tekfurdağında. Burda dudunun arkadaşlarını (!) ( aslında annelerini olacak ) çağırıcam. Güzel olur. Pasta siparişini veririm ben.
- iyi peki ama cuma günü bizim morcüvertin açılışı var. yetiştirebilecek miyiz hazırlıkları.
- valla ben böreği yaparım perşembeden.
- iyi öyle yapalım ablacımmm.

Günlerden o gün. Geçen cumartesi.

Teyzesi börek yaptı. Semra mercimek köftesi ve lokma, sebel peynirli poaça ve bisküvi, adası tremisu ile hintpare yaptı ama nası yetiştiler kendileri de şaşırdı. Gerçi bu yetişme işini kolaylaştıran geç gelen misafirlere de teşekkür edecektik ama geç gelmeyi abartıp, doğumgününe saat 17.00'de başlamamıza neden olan dostları anmadan da geçemeyeceğim. İyi ki geldiniz.


Görüldüğü üzere duducum bi prensses gibiydi.

En sevdiği kardeşlerden biri bebek Deniz de gelmişti. Deniz'in elinde küçük bi oyuncak araba. Şöyle bi konuşma geçiyo aralarında.

- Tenisss, ebliseme baksana. (etekleri yandan tutulup kaldırılıyo)
- Hıhhh hıhh hıhhh.(arabayıı yerde sürtüyo)
- Teniss apkalarıma baksana kımrızı kımrızı.
- hıhh hıhh hııhhh.
Bi sonuç alamayacağını erkenden keşfettiğini umuyorum. adam milletine öyle soru sorulmaz ki adacım:))))

Dudu pastasına bayıldı. Üstümde kendi fotografını görünce çok heyecanlandı. Doğumgününün sonuna doğru pasta yemek istedğinde mutfağa birlikte gittik. Pastasına bakıp, bakışları şaşkın şöyle dedi.
- ada benim kafamı kim yedi?
Bi daha pasta üstü fotograf işine son:)))

Tabi ki doğumgününü dağıtmadan bitirmek olmazdı. İşte dudu hanımın dağıttığı karelerden biri.
- ada bana bak. beni sirret. sen oynama. Beni siyret. Bak nası dönüyo etekkerim...


Dudunun mutlu doğum haftası başlamış bulunmakta. Bu haftasonu istanbul yöresinde şenliklerle kutlanacak olan doğumgünü 25.09.2006 günü kreş kutlamasıyla son bulacaktır. İlgililere duyrulur.

Pazartesi, Eylül 11, 2006

dede dudu diolagları:)

Duducum seni en çok kim seviyooo.?
DEDEEEEE
:)))))))

YER: Dedelerin evi; Dudunun olağan göçmen hazırlık günlerinden biri. Semya ilaçlarını topluyo. Yüce onu da unutma, bunu da al diye hatırlatmalar yapıyo. Dududa bi dedesinin yanında bi annanesinin yanında yardımlarda bulunuyo (?) Dedesinin yanına gidip yaptıklarına bi göz attıktan sonra, dönüp soruyo.
- Dede sen askere gittin de mi?(Dikkat bunu soran evlat daha üç bile olmadı.)
- Evet yaptım kızım.
- Peki dede sen gene askere mi gidiyon?
- Hayır kızım.
Dudu pek tatmin olmadı bu cevaptan. Birileri bi şey saklıyo olmalıydı. Anneannesine gitti.
-Annane dedem askere mi gidiyo?
- Efendim annanecimm.
- Dedem askere mi gidicek?
- Yoooo... Yücelllll, Duru ne diyooo? Askere mi gideceksin (Evet anne 63 yaşında tekrar çağırmışlar. Askerlere nası askerlik yapılmaz eğitimi verip, içtimadan kaytarma yolları, dayak yerken acıyı azaltma ve unutma yolları konusunda ders verecek)
- Nerden çıkarıyosun Semra askerliği alla alla. Çocuk işte kimbilir nerden aklına geldi.




-Dede sen askere mi gidiyosun?
Dedecik biraz bunalmış bi de iş yapıyo terlemiş ya..
-Durucum nerden çıktı bu askerlik.
- aaaaaa dede sen askere gidiyonnnnn.
- Nası kızım gitmiyom bi yere.
- Baksana amaaa.....
O küçük beyazcık tombiş ellerini uzatır heyecanla.
- Baksana. Çantanı hazırlamışsın.








Evettttt sayın izleyiciler buyrun bakalım. Dudu dedesini tekrar askere yazdırmaya karar verdi. Bundan sonra dedesinin yaklaşık yarım yüzyıldır gitmekten büyük zevk aldığı, en önemli hobisi olan kara avının adı askerlik olarak değiştirilecektir. Tizz haber salın Atıcılık ve Avcılık Fedarasyonu'na bundan böyle kara avının adı askerlik olarak değiştirile. Dudum öyle istiyooo.

Seniha'nın Günlüğünden - Edip Cansever

Geçen gün çok sevdiğim bi çiftin sohbetine ortak oldum. Adam kadına,
"hay allah sen "senihanın günlükleri"ni bilmiyor muydun?"
Kadın kafasını olumsuzca salladı.
"ben bi eşeğim ya... Nasıl da düşünemedim. bilirsin sanmıştım. alsaydım keşke sana dün kitapçıdan. mutlaka okumalısın. hatta bulalım internetten sana okuyayım.çok seversin eminim."
kadın boynu bükük baktı gözlerinin içine. Bilmiyorum ki, keşke alsaydın diye bişeyler geveledi. Bilgisayarı açıp bi iki dakika aradılar, bulamayınca da vazgeçip, tatlı sohbetlerine devam ettiler. Ama benim aklım "seniha"da kaldı. Şimdi fırsat bulunca arattım netten. Bulduklarım aşağıda. O gece "seniha"yı bulamayan o tatlı çifte armağan olsun.
not: Bakın bakalım bilenler, günlüklerin hepsi bu mu?

SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /I
Gözlerimden uçtum -bırakıp eski gövdemi-
Aynanın önünde durdum
-Kenarları saydam yapraklı aynanın-
Omuzları açık giysimi giydim -siyah-
Topaz kolyemi taktım
Göğsümün ortasına bir gül yerleştirdim
Acı, apacı bir gül
Dışarı çıktım
Muhassen'e uğradım -çağırdı demin-
Firuze ve turuncu deniz kabuğu alaşımı Muhassen'e
Yedi lamba, yedi güvercin saçlarında
Ve eşyalarında bir başkalık: 'çabuk-güzel'
Her şey 'acele-sıcak', 'acele-yerli yerinde'
Her şey, ama her şey
Bir düğün öncesi gibi
Uzun bir deniz yolculuğu sonrası
Bir yerden bir yere taşınma
Yitirilmiş duygulara bir göz atma yaklaşımı belki
Rüyamda da görmüştüm dün gece
Yedi gelin, yedi güveyi
Serpantinler, konfetiler içinde
Ağzımda bir sakız çiğneme kımıltısı
Şuramda duymadığım bir duyma
Bir elimi kalçama koyuyorum
Kimim ben?
Seniha!
Çağırmadım ki 'kendimi
Sordum, o kadar
Ben kendimi kendime sunuyorum, o kadar
Bu işe çok uygunum, o kadar
Toprağına karışmış bir çiftçi gibi
Bir gün: yüzü olmayan bir erkek
Bir gün: yanmış süt kokulu bir oğlan
Gözkapaklarımı indiriyorum
Lacivert bir jaluziyi indirir gibi
Kendimi kendime sunuyorum -ben Seniha-
Bunu hep böyle yapıyorum.
Bugün de böyle yaptım
Önce bir sigara yaktım, usul usul giyindim
Bluzumdaki bir iki kırışığı çektim düzelttim
Perdeleri açtım
Pencereyi de açtım -açık bıraktım-
Merdivenleri indim -çok yavaş indim-
Kimseye rastlamadım
Dışarı çıktım: işte ilkbahar!
Yürüdüm yürüdüm
Ben ki herkesin bilmediği
Birtakım şeyler yapan biriydim
Böylece çok göründüm
Nedense öyle sandım
Yüzler silindi, olmayan yüzler
Sis, duman, pus gibi yüzler
İnce bir çubukla sigarasını içen Muhassen
Yitti, yitiverdi hepsi
Fırlattım göğsümdeki gülü havaya
Pembe pembe bakındı boşluk
Selamladı beni
Hayır, mutsuzum.
Evet mutluyum
Bir mutluluk yokmu her çelişkide
-Var! Varsa niçin? -
Yedi lamba bir arada
Bir arada yedi güvercin
Muhassen
Bir anlamda ?çabuk-güzel?
Bir bakıma ?çabuk-çirkin?
Anlıyorum
Ben sadece armesıyım o katedralin
Dünya ise çalmaya hazır
Koskocaman bir org gibidir
Ama çalmadan
Katedralin avlusuna düşüp
Düşüp de parçalanan
Bir org gibi..
-Sevişmek!
Kimse kimsenin olmasın-
Ah bu nisan yağmurları
Hüznünü kaybetmiş çocuklar gibi şaşkın
Yağıp bitiyor
Bitsin
Çok tenha bir kahvedeyim
-Ah, aşkların çocuk bahçesi
Neden ömrün çok kısa-
Neden buruk bir özlemdir anılar
Ve özlem olarak kalacaktır da
Hayır!
Seniha!
Evet, çağırıyorum seni
Şimdiye ve sonraya
Bir başka yanıt:
Yok o da.
Sadece bir özlemim ben.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /II
Bir ruh mu bu kadın -Cemile-
Nereye değdirsem ellerimi
Masaya, perdeye, konsola
Onunkine değmiş oluyor biraz
İnatla çekiyorum. Ellerimi çoğu kez
Gizlemem bundan.
Tren istasyonlarına gidiyor -nedense-
Bir başına oturuyor parklarda
-Cemalle bazan-
En çok da akşamüstleri
Bilmem ki bu gizemli saatlerde ne buluyor
Dolaştığı yerleri mi süslüyor
Doğayla, kentle süsleniyor mu yoksa
Birini mi bekliyor -kimbilir-
Kendiyle değil, sadece duruşuyla
-Vakitsiz çiçek açmış bir nar ağacı
Bulanık günün içinde-
Ve ağır ağır, bir ibre gibi
Tam kendine dönüyor ki
Eve koşuyor acele
Odasına kapanıyor
Yazıyor yazıyor yazıyor
Kitliyor çekmecesine yazdıklarını
Telaşla çıkıyor odasından
Cemile, diyorum, derdemez
Yüzüme bakmadan rakısını dolduruyor
Ester'se bir ucunda salonun
Bakıyor bakıyor bakıyor bize
Cemile'ye
O kadar bakıyor,ki
Sanki yazdıklarını okuyor
Saat on yedilerde böyle oluyor.
Masa ortüsündeki kırmızı lekeyi
Yıllardır silemedim
-Şarap lekesi? belki
Değişti rengi artık-
Anımsıyorum
Kimin vurduğunu o tavşanı
Bembeyaz bir kayanın dibinde
Ve bembeyaz bulutlar vardı gökte
(Ölen her canlının son sesi
Bir yaşam dolusu sesten
Daha çok akılda kalıyor)
İşte bu onun sesi
Elinde bir tüfek, utkuyla bağırıyor
İzmir'de, Karşıyaka'da
Saat on yedilerde
Olursa bir de böyle oluyor.
Fransız okulunda bir öğle sonrası
Bütün yüzlerde bir öğle sonrası
Şiirler okuyorum Rimbaud'dan
«Bir akşam kucağıma oturttum güzelliği
Acı buldum onu, sövüp saydım.»
Anımsayamıyorum gerisini
-Kaç yıl mı geçti?-
Elimi tutmuştu o oğlan
Gözleri griyle karışık mavi
Yüzünde güneşle parlayan çiller
-Kaç yıl mı geçti?-
Gelip çatlıydı o düğün günü
Pera-Palas'ta bir akşam
Akşamın en ince köşeleri
Kimler yoktu ki -o zamanlar çok kalabalıktık-
Bir fotoğrafta tam on yedi kişi
Fotoğraflar..
(Yaslamış bir ağaca omuzunu
Ben
Birlikte bir gülü tutuyoruz
Onunla ben
Bir vapur güvertesinde, denize bakıyor
Ben
Bir otel kapısındayım, izmir'de
Ben.)
Zamanlar geçtikçe neden
Mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda
Acaba
Keder mi, acı mı, hüzün mü dünyanın rengi
Mahzunluk mu yoksa yaşam
Ve doğruyu söyleyen yalnız
O mu, Rilke mi
Ölümünü içinde taşıyan.
Aşk mı yok ettiydi kocamı
-Ah, aşkların çocuk bahçesi
Neden ömrün çok kısa-
Oysa
Başlamak ne kadar güçtür, ne kadar incelikli
Sürdürmek, sadece sürdürmek
Öylesine kolay:
Hiçbir şey olmamış gibi
Kalp atışları, saat zembereği
Yıllar yıllar yıllar
Çözülmemiş bir bıkıntıyla birlikte
Kalıcı bir gülümseme yapıp da sevgisizliği..
Ek: bugün pazartesi, belki de pazartesi.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /III
'Evler'den birindeyim, dışarda kar yağıyor
Üstüme kar yağıyor. Kalbimin
Atışlarında eriyor kar
Üşümüyorum, üşümek elimde değil
Hiçbir şey elimde değil
Sevmek istiyorum, sevemiyorum
Çarpıyor birbirine kalbimin kapıları
Gülmek istiyorum, gülemiyorum
Öne geçiyor acılarımın çizgileri
Vermek istiyorum, veremiyorum
Geri çekiyor beni tenimin güçlü dokusu
Konuşmak istiyorum, konuşamıyorum
Kapanıyor büsbütün dudaklarım
-Demiştim, pembe bir çizgi olsun
Düğün çağrımızda o gün-
'Evler'den birindeyim, dışarda kar yağıyor
Aynada kar yağıyor parıltılarla
Abajuru yakıyorum: sarı kar
-Üç parmakla bira bardağını
Hafifçe tutan elim-
Dudağımı boyuyorum: pembe kar
Cemal'i düşünüyorum: acı kar
Ester'i düşünüyorum: kar duruyor
Cemile?
Kar yağmadı sanki. Kar
Duygulara göre bir yağıp bir duruyor
-Demiştim o gün, o gece
Ve sonraları
Kan karda kaldı-
Kurtuluş?ta kar yağıyor-ne zaman yağsa-
Şöyle bir koltuğa çökerdim eskiden
Bacak bacak üstüne atardım
Hemen bir sigara yakmak gelirdi içimden
(Oysa şimdi yataktan yere değen bacaklarımın
buruşuk bir etekliğe sarınıp da tozlu bir
halıya basması biçimindedir her günkü
oturmam kalkmam
Ve içime doğru yürüyen bir ağrı duyarım ne zaman
kırmızı bir elmayı .soysam
Ve şimdi
Her yengi, her yenilgi
Her tutarsızlık, her ikilem
Güzelliğimi doldurur benim
İstesem de eskiyemem
Ve artık
Çok sesli bir müziğimdir ki ben


Tek zevki duyarken gövdemde
Kendimi kendime sunarken.) 'Evler'den birindeyim, bir org sesi bu
Yağdıkça yağan kardan
Çoktan eskimiş olmalı, diyorum katedralim
Ya da çökmüş olmalı çoktan
(Aşağıdan çağırıyorlar, usul usul iniyorum
merdivenleri, basarak çiçekli karların üstüne,
rengarenk. Karşımda cüce bir kadınla kambur
bir kadın ayaklarının altından gülüyorlar bana.
Gülüyorum ben de yağan kara ve çöken katedrale
ve onlara. Söyleşiyoruz ayaklarımızın altından
Ve
Geldikleri gibi gidiyorlar, hiçbir iz bırakmadan,
hiçbir iz bırakmadan, hiçbir iz bırakmadan.)
Giyinip dışarı çıkıyorum hemen
Ben bu 'evler'e sığamam.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /IV
'Ve ölüm bahçesini buldu'
Oteller imzamdır benim
-Ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!-
Şimdi bir otelin apacı sevinciyim.
Ey bardak taşıyanlar, kış ustaları
Sonbaharda ne yaparsınız
Ben ne yaparım
Kendime başka biriymiş gibi bakmaktan
Arta kalan bir çift gözü de
Kimbilir nerde bıraktım.
Ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!
Göğsümden bir düğme daha çözdüm
Saçlarımı taradım
Yüzümdeki beni koyulaştırdım
Pudra süründüm biraz -hayır, iğrenmiyorum artık-
Kırıştı göz kenarlarım çoktan
Çantamı açtım kapadım -neler yoktu ki-
Bir ayna
Bir katedral fotoğrafı -renkli-
Sonbahardan da büyük
Boş bir tabut deseni
Anahtarsız bir anahtarlık
Adresler -hepsini yırttım attım-
Bir şiir kitabı Nerval'den
-Ölünce tanrının
Bir ikinci yaşamım
Yaşamayı uman Nerval'den-
Telefonu açtım -bilmem ki neden-
Rastgele çevirdim: iğrenç bir kadın sesi
Tanrım!
Hemen kapadım.
Alı güzel yaşam! sevgilim ölüm!
Ben yalnız ikinize hayranım
Bilin ki gitmiyorum 'başka evler'e artık
O günden bugüne hiç çağrılmadım
Kapandım kapandım kapandım
Kabuklu bir deniz hayvanı gibi demin
Yağmurluğumun içine
Fırladım caddelere çıktım
Günaydın, dedim.sütünü esirgemeyen
Eski bir mezar taşına
Günaydın!
Ne güzel bir duruşun var senin
Doğayı kımıldatmadan
Islandım
Kıyılara indim, ıslak kumlara bastım
Ayak izlerimi sevdim, okşadım
Dolaştım dolaştım
Bir bankaya girdim çıktım
Biri bacağımı elledi tramvayda
Ses çıkarmadım
Ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!
Seniha!
Seni bugün kıskandım
Otele döndüm akşama doğru.
Not: Ben bugün biraz
Yaşamı kımıldattım
Bir bardak konyak içtim ve
Ölüme kurulandım.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /V
İşte
Gördün
Demek ki böyle
Pencere pervazını -kirli çok-
Boyası dökülmüş yer yer
Lekeler lekeler lekeler
İşte, gördün, demek ki böyle
Koruklar sarkmış her yandan
Donuk, tozla kaplı koruklar
Ve lacivert bir görülmeyle
Ve
Limanın insan kokulu gürültüsüyle
İşte
Gördün
Demek ki böyle.
Gördün, görüverdin hemen
Demir arabayı rayların üstünde
Ve tahta bacaklı adamı -güneşe bakan-
Bakışlarında bir zamandışılık -öyle-
Gördün
Demir arabayı
Rayların üstünde
Ve tahta bacaklı adamı
Gürdün, görüverdin hemen.
Duydun
Duydun ki o boşluk sendin. Katedral
Ayrıca bir boşluktu senin içinde
Senin senin senin
Hayır!
Dudaklarını büzme
Ayaklarını -evet- daya oraya
Oraya oraya
Tezgaha :koy dirseğini -koydun mu-
İyi tut bardağını -iyi tut-
Bir iki kez döndür avucunda
Seniha!
Gördün mü bak
Buğulu bir hiçliktir, değil mi
Aynada titreşen bardak
Ve her şey
Değil mi, budur
Bir ölünün bir ölüye sorduğunu sormak.
Üç çiçek koymuşlar üç ayrı vazoya
Şuraya şuraya şuraya
Kalbindeki buruk pembelik
Bundan
İşittin işitmedin -ne çıkar-
Konuşur gibi onlar satıcısıyla.
İki kişi durmuş köşede -tam köşede
Düzenli bir biçimde konuşuyorlar
Sen dişlerini vuruyorsun birbirine
Titreyerek yalnızlıktan
-Sanki İstinye'yi dönünce
Porselenler yapıştıran bir ermeni var-
Kuşlar kuşların yanına, yapraklar
Yaprakların yanına
Hiçbir şey yalnız kalmıyor
İnsandan başka dünyada
Seniha!
Duymuyorsun sen kendini
Başıboş bir müzik gibisin kırlarda,
Gün kendini yiyor -gün bile-
Üç çiçekle akşam oldu, ne yapsan
Kapıdaki çıngırak., yaşam ne çabuk geçiyor
Çıngırak
Gün erkek oldu Seniha
Denizden çıktıktan sonra
Giyinmek kadar güzel
Gün erkek oldu
Gün senin oldu Seniha
Upuzun gözlerin ki -lacivert-
Örtüldü akşamın asmalarıyla
Unutma, yaşamından iyisin
Yaşamın senden iyi
Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /VI
- Kapının arkasında ne var
- Hiç!, hiçliğin adı
- Kapının arkasında ne var
- Kapının arkasında mı? tanrı
- Kapının arkasında ne var, kapının
- Bilmem ki ne var arkasında kapının
- Kapının arkasında ne var
- Bir bahçe, bir su kovası, içi boş
- Kapının arkasında..
- İncil
- Kapının arkasında ne var
- Bir tepe, boşaltılmış onun da içi
- Kapının arkasında ne var
- Bir duvar, tuğlasız, unutmuş dülger malasını
- Kapının arkasında ne var
- Havası kaçmış bir deniz yatağı
- Kapının arkasında ne var
- Bir çift kadın ayakkabısı -siyah-
- Kapının arkasında..
- Sökülmüş bir laterna, kutusu kalmış
- Kapının arkasında ne var
- Kurumuş böcek kabuklan, suyu çekilmiş bir deniz
- Kapının arkasında..
- Bir kuru kafa
- Kapının arkasında ne var
- Kapının arkasında mı? hiç!.
Belli belirsiz bir şarkı.
Odamdan çıktım
Koridoru geçtim -kimseler yoktu-
Merdivenleri indim -kimseye rastlamadım-
(Muhassen'den son kez çıkarken
Kimseye rastlamadım)
Bara baktım -kimseler yoktu-
Bir kadeh aldım, konyak doldurdum
Kadehi iki parmağım arasında tuttum tuttum
Kısarak gözlerimi kendime baktım
Otel, Ben, Konyak -neden olmasın-
Tanrı - İsa - Ruhülkudüs, dedim
Ben böyle dedim, acaba
Kimlerin avuntusuydum.
Dünyaya bir kere daha baktım cam kapının ardından
Dünyanın kokusunu duydum
Kendi kokumu?
Elbette duydum
Geçmeyen bir kokuydu -yaşlılık kokusu mu-
Çıkardım çantamdan Chanel'imi
Biraz süründüm.
Dedim ki,bugün de bitti gündüzüm
Otel, Ben, Konyak
Tanrı-İsa-Ruhülkudüs
Vahşetin son öyküsüyüm
Belki ilk öyküsüyüm
Işığımı söndürdüm: beyaz karanlık.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /VII
Özür dilerimdünya
Benbu otelden çıkamam
İmza: Seniha