Pazar, Ekim 01, 2006

Çiş baskını (Doğal afetler serisi I )

Cuma gecesi tekfurdağına gittik. çoluk çocuk herkes bi aradaydık.

Haaaa bu arada unuttum yaaa. Bizim bi kızımız daha olacak . Gerçi bu ayrı bi post konusu ya. Sayın okurlar bizim bi maruzatımız var. Kızımıza bi ad bi isim bulamadık ve annesi iki gözü iki çeşme "kızım doğacak ama ismi yokkk" diye sicim gibi yaşlar dökmekte. Doğum ne zaman mı? Mart gibi falan. Neden mi ağlıyo annesi daha çok var diyosunuz. Eeeee siz şirini tanımıyonuz. Herşey planlı programlı olacak aaa canım. siz kendi düğünün de sağa sola direktif verip, kim nereye oturacak, buz kovası hangi masaya konacak, hangi misafir ne zaman dans etmeye kalkacak konularını, çiçeği burnunda kocasının kollarında dans ederken, iki elini kolunu kullanıp yapan bi gelin görmediniz derim:))) bu aklınızın bi köşesinde bulunsun. aklınıza gelen tüm kız isimlerini sıralayın. biz bulamadık belki siz bulursunuz. şimdi konumuza dönelim.

Neyse yenildi içildi anlatmıyorum malum okurlarımın arasında bi "çok hamile" arkadaşımız var. Gece yataklara dağılıldı. Biz dudu subel ve ben baba evine gittik yatıya. Yatakları açtık, dudu sebelle uyuyacağım diye buyurdu. İyi dedik uyu bakalım. Adada yatağa yattı. Sabah 9.30 gibi, dudunun kapıda ağlamasıyla uyandı. Kapıyı açtı. Dudunun üstünde sanrım 1 yaşında giydiği ve küçüldüğü için dedesine bırakılmış bi pijama üstü, altında adasının eski bi şortu ve şortun üstünde de beline uydurulmak için bağlanmış bi ip. Görseniz, Beyoğlunda kırmıız ışıkta cam silen çocuklardan bile perişan bi halde. Adası uyku sersemi pek bi şi annamadı ya yatağı açtı o da koşa koşa yatağa attı kendini. iki dakka sonra teyzesi bi yatak pediyle geldi. yatak pedini de yalan olmasın dörde katlamış yani ikinci bi yatak kalınlığında. durunun altına koymaya çalışıyo. Durum anlaşıldı. Dudu gece yatağa çiş yapmış. Ada yine sersem - ya gerek yok o yapmışsa bi daha yapmaz hiç uğraşma. demek gafletinde bulundu. Sebelll kızmış, sinirli. - ne yapmazı iki kez yaptı.
Hadeeeeee. buyrun bakalım.
- Kızım çişin var mı?
- ebet var.
- kalk yapalım.
ada ile dudu tuvalte gitti ki bi de ne görsün. Çamaşır makinesi çalışıyo, küvette koca bi battaniye, leğende koca yorgan, çamaşır ipi çamaşır dolu. Sanırsınız sel almış dedenin evini. Neyse sabah sabah bu manzaraya uyanmak da, sabahın 5.30'dan beri adayı kaldırmadan dudunun çişlerini temizlemeye çalışmak da sinirleri felaket germişti. İki koca yetişkin kadın diyeceğiniz iki insan, üç yaşındaki çocuklar gibi çatır çatır kavga ettiler. Aslında sanırım ikisi de söylemek istemediği şeyleri söylediler. Ben dudunun yalancısıyım, ada da sebel de çok pişmanmış. Ama tüm c.tesi gününü de pazar gününü de gerizekalı gerizekalı çocuklar gibi küs geçirdiler.
Siz şimdi çiş baskını bitti sanıyorsunuz. oturup duduyla konuşuldu falan. pazar akşamı da şii de kaldılar yatıya. Bu kez semya - kızım bak bu gecede yapabilir altına bi şey koyalım dedi. Ve biraz sonra elinde şu çeyiz mağazalarında veirlen yorgan çantaları olur ya onlarla geldi. Dudunun altına konuldu. Ada biraz bozulmuş, ne yani benim kızım çişli mi alla alla diye içinden söylenmekle birlikte anne sözü dinnemeyi ihmal etmedi. Gece arada uyanıp, dudunun altını kontrol etti. ohhh kupkuru. Sabah kalktı, semyaya baktı. azcık sohbet etti. Sonra duduya bakmak için içeri gitti. Haydeeeee. Koca yorgan naylon poşedi çişlnmiş. Dudunun sırtına kadar çiş. Uyanmış kalkmış bi de gece çıkardığı sakızı arıyo sehpanın üstünde. Sanki onca çiş gölü onun eseri değil. Dudu olduğu gibi banyoya sokuldu üstü başı soyuldu. Yıkandı, yedek kıyafetleri giydirildi. allahtan koca naylon işe yaradı da fazla zaiyat olmadı. Bakalım bu gece kendi yatağını da çişlicek mi beraber göreceğiz. belki kendi evim kendi yatağım diye yapmaz. kimbilir.

Özel not (kimse okumasın burayı) : Sebelll sebelll küsmüyüz halaaaaaaa.

dudu dialogları...

Trilink Trilink..... Trilink trilinkkk....

- ben bakcam durun çocukkar.
- Alo iyiyim yasılsın?
- Durucum bugün kreşe gitmedin mi?
- iyiyim yasılsın?
- Nasılsın durucum?
- iyiyim yasılsın?
- bende iyiyim ne yapıyosun?..
- çiçci film isliyorum.
- Kreşe gitmedin mi bugün?
- gitmedim.
- Neden gitmedin ? ne yapıyosun evde bu saatte?
- çiczi film isliyom.
- çizgi film izlemek için mi gitmedin durucum.
- Ebet.
- ada nerde teyzecim.
- işe gitti.
-ne yapıyo işte?
- çalışıyo. oyuncak yapıyo, kulata yapıyo. para kazancak bana.
- hımmm baban nerde?
- bilmiyom
- çalışmıyo mu baban?
- yookkkk çalışmıyo ebde oturuyo...
- yaaa öyle mi?
-Ebet. hadi hoççakal çicci film seyyetcem ben. sebelllll şii arıyo, seni istiyoooo.

Yazarın notu: her sabah evden erkenden kalkıp okula giden tüm çocuklar gibi, kreş de olsa asmak çok güzel. ama asmasının sebebi tabi ki çicci film için değil, kalkamadığı içindir. ada iş yerinde oyuncak ya da çikolata yapmamakta bayağı bayağı çalışmaktadır 08.00 - 18.00 arası. dudunun babası da çalışmaktadır ama çocuk kendisini sadece haftasonları gördüğü için çalışmadığını düşünmektedir:) duduyu çok lafa tutar çok soru sorarsanız hemen sizin evdeki başka biriyle görüşmek istediğinize karar verebilir, bakınız "sebellll şiii arıyo seniii istiyooo" cümlesi.

Salı, Eylül 26, 2006

dinliyorum.

Sarılsam Üşür müsünüz? (Vedat Sakman - ikibinaltı)

ardımda kaldı uzun yaz
yorgunum uzaktan geldim
yol bitti çoktan
yakanızdaki gül solmuş
sarılsam üşür müsünüz
yakanızdaki gül solmuş
aşk bitti çoktan
gün bitti
yol bitti
ay battı
aşk bitti çoktan
konuşun benimle ah ne olur
sözler ürkütür geceyi
gün bitti çoktan
karanlıklar hep peşimde
silin yüzümden korkuyu
karanlıklar hep
hep peşimde
ay battı çoktan
gün bitti
yol bitti
ay battı
aşk bitti çoktan
yakanızdaki gül solmuş
aşk bitti çoktan

Cuma, Eylül 22, 2006


Çarşamba, Eylül 20, 2006

Geçmiş Günlerin Dökümü


- Abla...
- Efendim ablacım.
- Ya dudu haftaya babasında olacak ya.
- hııı öyle olacak.
- Doğumgününü bu cumartesi yapalım mı?
- nerde Kermesköy'de mi?
- yok ya tekfurdağında. Burda dudunun arkadaşlarını (!) ( aslında annelerini olacak ) çağırıcam. Güzel olur. Pasta siparişini veririm ben.
- iyi peki ama cuma günü bizim morcüvertin açılışı var. yetiştirebilecek miyiz hazırlıkları.
- valla ben böreği yaparım perşembeden.
- iyi öyle yapalım ablacımmm.

Günlerden o gün. Geçen cumartesi.

Teyzesi börek yaptı. Semra mercimek köftesi ve lokma, sebel peynirli poaça ve bisküvi, adası tremisu ile hintpare yaptı ama nası yetiştiler kendileri de şaşırdı. Gerçi bu yetişme işini kolaylaştıran geç gelen misafirlere de teşekkür edecektik ama geç gelmeyi abartıp, doğumgününe saat 17.00'de başlamamıza neden olan dostları anmadan da geçemeyeceğim. İyi ki geldiniz.


Görüldüğü üzere duducum bi prensses gibiydi.

En sevdiği kardeşlerden biri bebek Deniz de gelmişti. Deniz'in elinde küçük bi oyuncak araba. Şöyle bi konuşma geçiyo aralarında.

- Tenisss, ebliseme baksana. (etekleri yandan tutulup kaldırılıyo)
- Hıhhh hıhh hıhhh.(arabayıı yerde sürtüyo)
- Teniss apkalarıma baksana kımrızı kımrızı.
- hıhh hıhh hııhhh.
Bi sonuç alamayacağını erkenden keşfettiğini umuyorum. adam milletine öyle soru sorulmaz ki adacım:))))

Dudu pastasına bayıldı. Üstümde kendi fotografını görünce çok heyecanlandı. Doğumgününün sonuna doğru pasta yemek istedğinde mutfağa birlikte gittik. Pastasına bakıp, bakışları şaşkın şöyle dedi.
- ada benim kafamı kim yedi?
Bi daha pasta üstü fotograf işine son:)))

Tabi ki doğumgününü dağıtmadan bitirmek olmazdı. İşte dudu hanımın dağıttığı karelerden biri.
- ada bana bak. beni sirret. sen oynama. Beni siyret. Bak nası dönüyo etekkerim...


Dudunun mutlu doğum haftası başlamış bulunmakta. Bu haftasonu istanbul yöresinde şenliklerle kutlanacak olan doğumgünü 25.09.2006 günü kreş kutlamasıyla son bulacaktır. İlgililere duyrulur.

Pazartesi, Eylül 11, 2006

dede dudu diolagları:)

Duducum seni en çok kim seviyooo.?
DEDEEEEE
:)))))))

YER: Dedelerin evi; Dudunun olağan göçmen hazırlık günlerinden biri. Semya ilaçlarını topluyo. Yüce onu da unutma, bunu da al diye hatırlatmalar yapıyo. Dududa bi dedesinin yanında bi annanesinin yanında yardımlarda bulunuyo (?) Dedesinin yanına gidip yaptıklarına bi göz attıktan sonra, dönüp soruyo.
- Dede sen askere gittin de mi?(Dikkat bunu soran evlat daha üç bile olmadı.)
- Evet yaptım kızım.
- Peki dede sen gene askere mi gidiyon?
- Hayır kızım.
Dudu pek tatmin olmadı bu cevaptan. Birileri bi şey saklıyo olmalıydı. Anneannesine gitti.
-Annane dedem askere mi gidiyo?
- Efendim annanecimm.
- Dedem askere mi gidicek?
- Yoooo... Yücelllll, Duru ne diyooo? Askere mi gideceksin (Evet anne 63 yaşında tekrar çağırmışlar. Askerlere nası askerlik yapılmaz eğitimi verip, içtimadan kaytarma yolları, dayak yerken acıyı azaltma ve unutma yolları konusunda ders verecek)
- Nerden çıkarıyosun Semra askerliği alla alla. Çocuk işte kimbilir nerden aklına geldi.




-Dede sen askere mi gidiyosun?
Dedecik biraz bunalmış bi de iş yapıyo terlemiş ya..
-Durucum nerden çıktı bu askerlik.
- aaaaaa dede sen askere gidiyonnnnn.
- Nası kızım gitmiyom bi yere.
- Baksana amaaa.....
O küçük beyazcık tombiş ellerini uzatır heyecanla.
- Baksana. Çantanı hazırlamışsın.








Evettttt sayın izleyiciler buyrun bakalım. Dudu dedesini tekrar askere yazdırmaya karar verdi. Bundan sonra dedesinin yaklaşık yarım yüzyıldır gitmekten büyük zevk aldığı, en önemli hobisi olan kara avının adı askerlik olarak değiştirilecektir. Tizz haber salın Atıcılık ve Avcılık Fedarasyonu'na bundan böyle kara avının adı askerlik olarak değiştirile. Dudum öyle istiyooo.

Seniha'nın Günlüğünden - Edip Cansever

Geçen gün çok sevdiğim bi çiftin sohbetine ortak oldum. Adam kadına,
"hay allah sen "senihanın günlükleri"ni bilmiyor muydun?"
Kadın kafasını olumsuzca salladı.
"ben bi eşeğim ya... Nasıl da düşünemedim. bilirsin sanmıştım. alsaydım keşke sana dün kitapçıdan. mutlaka okumalısın. hatta bulalım internetten sana okuyayım.çok seversin eminim."
kadın boynu bükük baktı gözlerinin içine. Bilmiyorum ki, keşke alsaydın diye bişeyler geveledi. Bilgisayarı açıp bi iki dakika aradılar, bulamayınca da vazgeçip, tatlı sohbetlerine devam ettiler. Ama benim aklım "seniha"da kaldı. Şimdi fırsat bulunca arattım netten. Bulduklarım aşağıda. O gece "seniha"yı bulamayan o tatlı çifte armağan olsun.
not: Bakın bakalım bilenler, günlüklerin hepsi bu mu?

SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /I
Gözlerimden uçtum -bırakıp eski gövdemi-
Aynanın önünde durdum
-Kenarları saydam yapraklı aynanın-
Omuzları açık giysimi giydim -siyah-
Topaz kolyemi taktım
Göğsümün ortasına bir gül yerleştirdim
Acı, apacı bir gül
Dışarı çıktım
Muhassen'e uğradım -çağırdı demin-
Firuze ve turuncu deniz kabuğu alaşımı Muhassen'e
Yedi lamba, yedi güvercin saçlarında
Ve eşyalarında bir başkalık: 'çabuk-güzel'
Her şey 'acele-sıcak', 'acele-yerli yerinde'
Her şey, ama her şey
Bir düğün öncesi gibi
Uzun bir deniz yolculuğu sonrası
Bir yerden bir yere taşınma
Yitirilmiş duygulara bir göz atma yaklaşımı belki
Rüyamda da görmüştüm dün gece
Yedi gelin, yedi güveyi
Serpantinler, konfetiler içinde
Ağzımda bir sakız çiğneme kımıltısı
Şuramda duymadığım bir duyma
Bir elimi kalçama koyuyorum
Kimim ben?
Seniha!
Çağırmadım ki 'kendimi
Sordum, o kadar
Ben kendimi kendime sunuyorum, o kadar
Bu işe çok uygunum, o kadar
Toprağına karışmış bir çiftçi gibi
Bir gün: yüzü olmayan bir erkek
Bir gün: yanmış süt kokulu bir oğlan
Gözkapaklarımı indiriyorum
Lacivert bir jaluziyi indirir gibi
Kendimi kendime sunuyorum -ben Seniha-
Bunu hep böyle yapıyorum.
Bugün de böyle yaptım
Önce bir sigara yaktım, usul usul giyindim
Bluzumdaki bir iki kırışığı çektim düzelttim
Perdeleri açtım
Pencereyi de açtım -açık bıraktım-
Merdivenleri indim -çok yavaş indim-
Kimseye rastlamadım
Dışarı çıktım: işte ilkbahar!
Yürüdüm yürüdüm
Ben ki herkesin bilmediği
Birtakım şeyler yapan biriydim
Böylece çok göründüm
Nedense öyle sandım
Yüzler silindi, olmayan yüzler
Sis, duman, pus gibi yüzler
İnce bir çubukla sigarasını içen Muhassen
Yitti, yitiverdi hepsi
Fırlattım göğsümdeki gülü havaya
Pembe pembe bakındı boşluk
Selamladı beni
Hayır, mutsuzum.
Evet mutluyum
Bir mutluluk yokmu her çelişkide
-Var! Varsa niçin? -
Yedi lamba bir arada
Bir arada yedi güvercin
Muhassen
Bir anlamda ?çabuk-güzel?
Bir bakıma ?çabuk-çirkin?
Anlıyorum
Ben sadece armesıyım o katedralin
Dünya ise çalmaya hazır
Koskocaman bir org gibidir
Ama çalmadan
Katedralin avlusuna düşüp
Düşüp de parçalanan
Bir org gibi..
-Sevişmek!
Kimse kimsenin olmasın-
Ah bu nisan yağmurları
Hüznünü kaybetmiş çocuklar gibi şaşkın
Yağıp bitiyor
Bitsin
Çok tenha bir kahvedeyim
-Ah, aşkların çocuk bahçesi
Neden ömrün çok kısa-
Neden buruk bir özlemdir anılar
Ve özlem olarak kalacaktır da
Hayır!
Seniha!
Evet, çağırıyorum seni
Şimdiye ve sonraya
Bir başka yanıt:
Yok o da.
Sadece bir özlemim ben.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /II
Bir ruh mu bu kadın -Cemile-
Nereye değdirsem ellerimi
Masaya, perdeye, konsola
Onunkine değmiş oluyor biraz
İnatla çekiyorum. Ellerimi çoğu kez
Gizlemem bundan.
Tren istasyonlarına gidiyor -nedense-
Bir başına oturuyor parklarda
-Cemalle bazan-
En çok da akşamüstleri
Bilmem ki bu gizemli saatlerde ne buluyor
Dolaştığı yerleri mi süslüyor
Doğayla, kentle süsleniyor mu yoksa
Birini mi bekliyor -kimbilir-
Kendiyle değil, sadece duruşuyla
-Vakitsiz çiçek açmış bir nar ağacı
Bulanık günün içinde-
Ve ağır ağır, bir ibre gibi
Tam kendine dönüyor ki
Eve koşuyor acele
Odasına kapanıyor
Yazıyor yazıyor yazıyor
Kitliyor çekmecesine yazdıklarını
Telaşla çıkıyor odasından
Cemile, diyorum, derdemez
Yüzüme bakmadan rakısını dolduruyor
Ester'se bir ucunda salonun
Bakıyor bakıyor bakıyor bize
Cemile'ye
O kadar bakıyor,ki
Sanki yazdıklarını okuyor
Saat on yedilerde böyle oluyor.
Masa ortüsündeki kırmızı lekeyi
Yıllardır silemedim
-Şarap lekesi? belki
Değişti rengi artık-
Anımsıyorum
Kimin vurduğunu o tavşanı
Bembeyaz bir kayanın dibinde
Ve bembeyaz bulutlar vardı gökte
(Ölen her canlının son sesi
Bir yaşam dolusu sesten
Daha çok akılda kalıyor)
İşte bu onun sesi
Elinde bir tüfek, utkuyla bağırıyor
İzmir'de, Karşıyaka'da
Saat on yedilerde
Olursa bir de böyle oluyor.
Fransız okulunda bir öğle sonrası
Bütün yüzlerde bir öğle sonrası
Şiirler okuyorum Rimbaud'dan
«Bir akşam kucağıma oturttum güzelliği
Acı buldum onu, sövüp saydım.»
Anımsayamıyorum gerisini
-Kaç yıl mı geçti?-
Elimi tutmuştu o oğlan
Gözleri griyle karışık mavi
Yüzünde güneşle parlayan çiller
-Kaç yıl mı geçti?-
Gelip çatlıydı o düğün günü
Pera-Palas'ta bir akşam
Akşamın en ince köşeleri
Kimler yoktu ki -o zamanlar çok kalabalıktık-
Bir fotoğrafta tam on yedi kişi
Fotoğraflar..
(Yaslamış bir ağaca omuzunu
Ben
Birlikte bir gülü tutuyoruz
Onunla ben
Bir vapur güvertesinde, denize bakıyor
Ben
Bir otel kapısındayım, izmir'de
Ben.)
Zamanlar geçtikçe neden
Mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda
Acaba
Keder mi, acı mı, hüzün mü dünyanın rengi
Mahzunluk mu yoksa yaşam
Ve doğruyu söyleyen yalnız
O mu, Rilke mi
Ölümünü içinde taşıyan.
Aşk mı yok ettiydi kocamı
-Ah, aşkların çocuk bahçesi
Neden ömrün çok kısa-
Oysa
Başlamak ne kadar güçtür, ne kadar incelikli
Sürdürmek, sadece sürdürmek
Öylesine kolay:
Hiçbir şey olmamış gibi
Kalp atışları, saat zembereği
Yıllar yıllar yıllar
Çözülmemiş bir bıkıntıyla birlikte
Kalıcı bir gülümseme yapıp da sevgisizliği..
Ek: bugün pazartesi, belki de pazartesi.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /III
'Evler'den birindeyim, dışarda kar yağıyor
Üstüme kar yağıyor. Kalbimin
Atışlarında eriyor kar
Üşümüyorum, üşümek elimde değil
Hiçbir şey elimde değil
Sevmek istiyorum, sevemiyorum
Çarpıyor birbirine kalbimin kapıları
Gülmek istiyorum, gülemiyorum
Öne geçiyor acılarımın çizgileri
Vermek istiyorum, veremiyorum
Geri çekiyor beni tenimin güçlü dokusu
Konuşmak istiyorum, konuşamıyorum
Kapanıyor büsbütün dudaklarım
-Demiştim, pembe bir çizgi olsun
Düğün çağrımızda o gün-
'Evler'den birindeyim, dışarda kar yağıyor
Aynada kar yağıyor parıltılarla
Abajuru yakıyorum: sarı kar
-Üç parmakla bira bardağını
Hafifçe tutan elim-
Dudağımı boyuyorum: pembe kar
Cemal'i düşünüyorum: acı kar
Ester'i düşünüyorum: kar duruyor
Cemile?
Kar yağmadı sanki. Kar
Duygulara göre bir yağıp bir duruyor
-Demiştim o gün, o gece
Ve sonraları
Kan karda kaldı-
Kurtuluş?ta kar yağıyor-ne zaman yağsa-
Şöyle bir koltuğa çökerdim eskiden
Bacak bacak üstüne atardım
Hemen bir sigara yakmak gelirdi içimden
(Oysa şimdi yataktan yere değen bacaklarımın
buruşuk bir etekliğe sarınıp da tozlu bir
halıya basması biçimindedir her günkü
oturmam kalkmam
Ve içime doğru yürüyen bir ağrı duyarım ne zaman
kırmızı bir elmayı .soysam
Ve şimdi
Her yengi, her yenilgi
Her tutarsızlık, her ikilem
Güzelliğimi doldurur benim
İstesem de eskiyemem
Ve artık
Çok sesli bir müziğimdir ki ben


Tek zevki duyarken gövdemde
Kendimi kendime sunarken.) 'Evler'den birindeyim, bir org sesi bu
Yağdıkça yağan kardan
Çoktan eskimiş olmalı, diyorum katedralim
Ya da çökmüş olmalı çoktan
(Aşağıdan çağırıyorlar, usul usul iniyorum
merdivenleri, basarak çiçekli karların üstüne,
rengarenk. Karşımda cüce bir kadınla kambur
bir kadın ayaklarının altından gülüyorlar bana.
Gülüyorum ben de yağan kara ve çöken katedrale
ve onlara. Söyleşiyoruz ayaklarımızın altından
Ve
Geldikleri gibi gidiyorlar, hiçbir iz bırakmadan,
hiçbir iz bırakmadan, hiçbir iz bırakmadan.)
Giyinip dışarı çıkıyorum hemen
Ben bu 'evler'e sığamam.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /IV
'Ve ölüm bahçesini buldu'
Oteller imzamdır benim
-Ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!-
Şimdi bir otelin apacı sevinciyim.
Ey bardak taşıyanlar, kış ustaları
Sonbaharda ne yaparsınız
Ben ne yaparım
Kendime başka biriymiş gibi bakmaktan
Arta kalan bir çift gözü de
Kimbilir nerde bıraktım.
Ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!
Göğsümden bir düğme daha çözdüm
Saçlarımı taradım
Yüzümdeki beni koyulaştırdım
Pudra süründüm biraz -hayır, iğrenmiyorum artık-
Kırıştı göz kenarlarım çoktan
Çantamı açtım kapadım -neler yoktu ki-
Bir ayna
Bir katedral fotoğrafı -renkli-
Sonbahardan da büyük
Boş bir tabut deseni
Anahtarsız bir anahtarlık
Adresler -hepsini yırttım attım-
Bir şiir kitabı Nerval'den
-Ölünce tanrının
Bir ikinci yaşamım
Yaşamayı uman Nerval'den-
Telefonu açtım -bilmem ki neden-
Rastgele çevirdim: iğrenç bir kadın sesi
Tanrım!
Hemen kapadım.
Alı güzel yaşam! sevgilim ölüm!
Ben yalnız ikinize hayranım
Bilin ki gitmiyorum 'başka evler'e artık
O günden bugüne hiç çağrılmadım
Kapandım kapandım kapandım
Kabuklu bir deniz hayvanı gibi demin
Yağmurluğumun içine
Fırladım caddelere çıktım
Günaydın, dedim.sütünü esirgemeyen
Eski bir mezar taşına
Günaydın!
Ne güzel bir duruşun var senin
Doğayı kımıldatmadan
Islandım
Kıyılara indim, ıslak kumlara bastım
Ayak izlerimi sevdim, okşadım
Dolaştım dolaştım
Bir bankaya girdim çıktım
Biri bacağımı elledi tramvayda
Ses çıkarmadım
Ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!
Seniha!
Seni bugün kıskandım
Otele döndüm akşama doğru.
Not: Ben bugün biraz
Yaşamı kımıldattım
Bir bardak konyak içtim ve
Ölüme kurulandım.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /V
İşte
Gördün
Demek ki böyle
Pencere pervazını -kirli çok-
Boyası dökülmüş yer yer
Lekeler lekeler lekeler
İşte, gördün, demek ki böyle
Koruklar sarkmış her yandan
Donuk, tozla kaplı koruklar
Ve lacivert bir görülmeyle
Ve
Limanın insan kokulu gürültüsüyle
İşte
Gördün
Demek ki böyle.
Gördün, görüverdin hemen
Demir arabayı rayların üstünde
Ve tahta bacaklı adamı -güneşe bakan-
Bakışlarında bir zamandışılık -öyle-
Gördün
Demir arabayı
Rayların üstünde
Ve tahta bacaklı adamı
Gürdün, görüverdin hemen.
Duydun
Duydun ki o boşluk sendin. Katedral
Ayrıca bir boşluktu senin içinde
Senin senin senin
Hayır!
Dudaklarını büzme
Ayaklarını -evet- daya oraya
Oraya oraya
Tezgaha :koy dirseğini -koydun mu-
İyi tut bardağını -iyi tut-
Bir iki kez döndür avucunda
Seniha!
Gördün mü bak
Buğulu bir hiçliktir, değil mi
Aynada titreşen bardak
Ve her şey
Değil mi, budur
Bir ölünün bir ölüye sorduğunu sormak.
Üç çiçek koymuşlar üç ayrı vazoya
Şuraya şuraya şuraya
Kalbindeki buruk pembelik
Bundan
İşittin işitmedin -ne çıkar-
Konuşur gibi onlar satıcısıyla.
İki kişi durmuş köşede -tam köşede
Düzenli bir biçimde konuşuyorlar
Sen dişlerini vuruyorsun birbirine
Titreyerek yalnızlıktan
-Sanki İstinye'yi dönünce
Porselenler yapıştıran bir ermeni var-
Kuşlar kuşların yanına, yapraklar
Yaprakların yanına
Hiçbir şey yalnız kalmıyor
İnsandan başka dünyada
Seniha!
Duymuyorsun sen kendini
Başıboş bir müzik gibisin kırlarda,
Gün kendini yiyor -gün bile-
Üç çiçekle akşam oldu, ne yapsan
Kapıdaki çıngırak., yaşam ne çabuk geçiyor
Çıngırak
Gün erkek oldu Seniha
Denizden çıktıktan sonra
Giyinmek kadar güzel
Gün erkek oldu
Gün senin oldu Seniha
Upuzun gözlerin ki -lacivert-
Örtüldü akşamın asmalarıyla
Unutma, yaşamından iyisin
Yaşamın senden iyi
Kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /VI
- Kapının arkasında ne var
- Hiç!, hiçliğin adı
- Kapının arkasında ne var
- Kapının arkasında mı? tanrı
- Kapının arkasında ne var, kapının
- Bilmem ki ne var arkasında kapının
- Kapının arkasında ne var
- Bir bahçe, bir su kovası, içi boş
- Kapının arkasında..
- İncil
- Kapının arkasında ne var
- Bir tepe, boşaltılmış onun da içi
- Kapının arkasında ne var
- Bir duvar, tuğlasız, unutmuş dülger malasını
- Kapının arkasında ne var
- Havası kaçmış bir deniz yatağı
- Kapının arkasında ne var
- Bir çift kadın ayakkabısı -siyah-
- Kapının arkasında..
- Sökülmüş bir laterna, kutusu kalmış
- Kapının arkasında ne var
- Kurumuş böcek kabuklan, suyu çekilmiş bir deniz
- Kapının arkasında..
- Bir kuru kafa
- Kapının arkasında ne var
- Kapının arkasında mı? hiç!.
Belli belirsiz bir şarkı.
Odamdan çıktım
Koridoru geçtim -kimseler yoktu-
Merdivenleri indim -kimseye rastlamadım-
(Muhassen'den son kez çıkarken
Kimseye rastlamadım)
Bara baktım -kimseler yoktu-
Bir kadeh aldım, konyak doldurdum
Kadehi iki parmağım arasında tuttum tuttum
Kısarak gözlerimi kendime baktım
Otel, Ben, Konyak -neden olmasın-
Tanrı - İsa - Ruhülkudüs, dedim
Ben böyle dedim, acaba
Kimlerin avuntusuydum.
Dünyaya bir kere daha baktım cam kapının ardından
Dünyanın kokusunu duydum
Kendi kokumu?
Elbette duydum
Geçmeyen bir kokuydu -yaşlılık kokusu mu-
Çıkardım çantamdan Chanel'imi
Biraz süründüm.
Dedim ki,bugün de bitti gündüzüm
Otel, Ben, Konyak
Tanrı-İsa-Ruhülkudüs
Vahşetin son öyküsüyüm
Belki ilk öyküsüyüm
Işığımı söndürdüm: beyaz karanlık.
SENİHA'NIN GÜNLÜĞÜNDEN /VII
Özür dilerimdünya
Benbu otelden çıkamam
İmza: Seniha

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Reyhan Fun Club hakkında...

Günlerdir hep aklımda olmasına rağmen, kızım işin mi yok, bırak insanları kendi kendilerine bi eğlence bulmuşlar, hem yanlış anlaşılırsın, polemiğe girmeye gerek yok gibi cümlelerle engelledim sözcüklerimi. İlk okuduğum postta sevimli bile gelmişti. Hani böyle bi gerçek vardı, zaman zaman espri konusu olur, gülünüp geçilir, unutulurdu.
Postu yazan blogerla bi alıp veremediğim yok, hatta en sevdiğim arkadaşımın sayfasında eklidir, ordan ulaşıp okuduğum da zaman zaman beni mutlu bile eder. Sevimli, cimcime , gencecik bi kız çocuğu... Onun da içinde bi kötülük yok bunu da biliyorum ama yine de bi kaç sözcük etmeden geçemeyeceğim.

Şimdi düşünün, şöyle şapkanızı çıkarıp önünüze koyun. Liseyi bitirdiniz ya da bitiremediniz. Babanız izin vermedi, izin verdi ama imkanları el vermedi,imkanları el verdi ama bitirse ne olacak kızımı çalıştırmam dedi ya da ne kadar okutmak istese de sizin yeteneğiniz sınırlıydı. Sınırlı olmasa bile hayatın gerçeklerini idrak edemiyordunuz, beklentileriniz ve bakış açınız farklıydı ve sonuç olarak sınırları olan eğitiminizi tamamladıktan sonra annenizin yanına kalifiye sağ kol, bi numaralı yardımcı olarak yaşamınızın ikinci bölümüne başladınız.

Ne beklersiniz hayattan. En kötü ihtimalle kimseye muhtaç olmadan hayatınızı devam ettirmek değil mi? Bunu nasıl sağlayabilirsiniz. Elinizden geldiğinizce evişlerine yardım etmeye, ailenizin üzerindeki yükü üstlenmeye çalışırsınız. Ve zamanla kendinize ait bir ev hayali içinde bulursunuz kendinizi.Evime şöyle perde takacağım, böyle bi tencerede yemeği pişireceğim. Benim de sözümün geçeceği, hüküm sürebileceğim bi evim olacak. Amakendinize ait evin tek yolu evlenmektir. Çünkü tek başına yaşam hem maddi açıdan mümkün değildir, hem çevreniz buna asla izin vermez. Siz de beklemeye başlarsınız. Hayırlı bi kısmet diye tabir edilen bi yabancının gelip, evim diyebileceğiniz dört duvar arasına götürmesini. Kendinizi zaman zaman yararsız hissedersiniz. Zaman geçmeye devam eder ve siz hala hayırlı bi kısmet bulamazsanız ne olur. Arkadaşlarınız birer birer evlenir, kimi gurbete gider, kimi çoluk çocuğa karışmaya başlar. Eskiden konuştuğunuz bakkalın çırağı, yeni taşınan komşunun üniversiteye giden oğlunu konuşamazsınız artık. Siz bekarsınızdır, kırk yılın başı hayırlı talip bulmuş arkadaşlarınız da artık sizi pek görmek istemezler, siz de içten içe kıskanırsınız çiçekli perdelerini, sümüklü çocuklarını. Ama yapacak bi şey yoktur. Bu hayırlı talip pazarda satılmamaktadır ki. Yaşınız biraz daha ilerlediği zaman ne olur? Artık üniversite öğrencisi yerine, iş güç sahibi talipler hayal edersiniz ama yavaş yavaş herkes endişelenmeye başlar... Anne ve baba yaşını almıştır ve daha ne kadar başınızda bulunacakları, sizi kötülüklere karşı ne kadar koruyup kollayabilecekleri soru işaretidir. Ve onlar daha da endişelenir. Sizi kime emanet edeceklerdir. Bir iş sahibi olamamışsınızdır. Babadan kalma sabit bi gelir yoksa durumunuz daha da acizdir. Yalnız başına sokağa bile çıkmamışsınızdır belki. Gittiklerinde tek başına dış dünyayla nasıl başa çıkacaksınızdır. Artık hayallerinizdeki perdelerin çiçekleri solmuş, tencereniz teflonu çizilmiş, islenmiş, iş güç sahibi yakışıklı, mevki sahibi bekar talip yerini, dul çoluk çocuk sahibi, yaşlı dul adam hayali almıştır. Tek istediğiniz yalnız başına şu dünyadan göçüp gitmemektir. Acıklıdır, dokunaklıdır ve bizim gerçeğimizdir. Türk gelenek ve göreneklerine göre evde oturup beklemekten başka bi seçeneğiniz yoktur ve siz böyle oturup beklerken, henüz yalnızlık duygusunun ne kadar can acıtıcı olduğunu hissetmemiş, hayatlarının sonuna kadar yalnız kalsa bile maddi açıdan kimseye muhtaç olmadan yaşamına devam edebilecekler sizin için "evde kalmış kız kurusu" diye konuşup gülüşmektedir. Siz, duymasanız bile gözlerinden anlarsınız sözcüklerini, umursamaz görünseniz de içiniz yanar.

Hayatınızın sonuna kadar kimsenin size "evde kalmış kız kurusu" muamelesi yapmaması dileğiyle. Sevgilerle.

Salı, Eylül 05, 2006


Kımrızı rugan akkabılarım oldu. Adanın da küçükken olmuş, hatta bütün kız çocukkarın oluyomuş. adaya bayramda almış yüce.

Hatta onunla uyumuş bi gece, harife gecesiymiş, baryamdan önceki gece.

annene de elbise dikmişmiş adaya kımrızı kımrızı.

güzel miydi baryam diye sormadım. baryamlar güzel olmaz mı hiç...



Güzel bi elbise seçmiştik duruya düğün için. Ama altına giyeceği ayakkabıyı unutmuşuz.

Güzel çoraplarının altına sandaletlerini giyemezdi. Spor pabuçları da havasını bozardı. Cumartesi apar topar alışveriş merkezine gidildi ( :) ) Hemen ruganından bi ayakkabı, hem kırmızısından alındı. Ama o kadar çok sevdi ki duru düğüne kadar bekleyemeyip hemen oracıkta giydi. Bütün gün dolaştıktan sonra, iki adımda bi "ada ben yolurdum. kucaaana al" dedi. Nedeni eve gelince anlaşıldı. Minik pamuk ayaklarını, kırımızı rugan ayakkabıları vurmuştu.Düğüne yara bandı yardımıyla katıldı, ilk yarım saatten sonra ayakkabılar benim ayaklarımın yanında, güzelim çorapları ile devam etti:)))


İşte Duru hanım, Kadife Elbisei ve Rugan Ayakkabıları ile
Yuselerin kapısın önünde:)

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Unutma, sanma, yanılsama, vicdan azabına dair:)

Bazı zamanlar, elimin altında bi kaç parça karalama kağıdı, bi iki dosya ile evin yolunu tuttuğum olur, yavaş yavaş yürürken bir yandan da kafamdan program yaparım. Eve gideceğim, duduyla oynayacağım, yemek yiyeceğiz, makineye çamaşır atacağım, duduya süt yapacaım, çamaşırları asacağım, duduyu uyutacağım, sonra da çalışacağım.
Bu planların, "duduyu uyutacağım" bölümünden sonrasının gerçekleştiği görülmemiştir, hem görülse bile o zamanlar eve iş getirmediğim zamanlara denk gelir:) Bu nedenle eve gelen işler, geldiği gibi geri döner ama yine de taşımaktan usanmam, o işi vicdan azabına çeviririm.

Bu pazartesi işe gittiğimde, "G" beyi görünce aklıma eve götürdüğüm ve yüzünü açmadığım dosya geldi birden ... "tüh" dedim" gelirken getirmedim de. gidip alsam mı?"... ama bu sorular kısa sürdü.dosyaya gerek kalmadı ve ben unuttum...

Akşam eve geldim. Posta kutusunda bi kredi kartı ekstresi ilginç. iş adresime gelen ekstrenin ev adresimde işi ne? hem ben bu ekstreyi almamış mıydım? eve çıktım. ekstreyi açtım. iş adresi üzerinde ama eve gelmiş. alla allaaaa.

Haftasonu eve getirdiğim dosyayı yana yıkıla aramaya başladım. Ekstrenin akibetini araştırmayı unutarak. Dosya da evraklar da yok yok yok. Sebelle telefon ettim. "ada hiç görmedim" dedi.

İKİ GÜN ÖNCE İŞ ÇIKIŞI

İçses: Bak onu c.tesi yaparım. Bu akşam kızlarla takılır erken yatarım. Bi de şunu yazmayı da unutmayayım. saat kaç? 18.15. hımmmmmm dudunun gelmesine az kalmış. Biraz bekleyeyim balım gelir birazdan çıkarız. Çocuk bahçesinde oturmayayım. Şu kaldırımın köşesi iyi. Dur şu dosyayı altıma koyayım da, hasta olmayayım.

5- 10 DAKİKA SONRA:

Tirilink tirilink. Tirilink tirilink.
-alo
-abla
- efendim sibo
- duruyu mu bekliyom
- hııı
-bekleme servisi geç saat almışlar sana söylemeyi unuttum.
-aaa tamam canım çıkıyorum eve kapıyı aç.

kalkıp eve gittim.

Bi gariplik yok aslında değil mi? Üstüne oturduğum dosyayı kalkarken almayı unutmam dışında. Ona da bi itirazım yok diyelim unuttum. Ki koca insan, koca dosyayı, hatta işini kaldırımın üstünde unutur mu? Tut ki unuttu, ya o almadığı dosyayı eve götürüp aldığını sanırım mı? Sanıp da evde araya araya bulamayınca, taaaaaa telefonlarla dosya mı gördünüz mü diye sorar mı?

Neyse ki, o günü zor da olsa hatırladım, dosyanın izini sürdüm buldum, şimdi güvenli bi şekilde masada yarın işe götürülmek üzere bekliyor.

Bu kadar unutma, sanma arasında vicdan azabımla başbaşa bi gece daha. allah aklıma mukayyet olsun...

not: Ekstre dosyanın içindeydi. işyerinden getiriyordum eve. bulcamayı çözmem de en büyük yardımı ona ve "sen öyle sanmayasın" diyen siboya borçluyum.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Tatile çıkmayanlara atfen:)


Tatile gidiyorum. tatilden dönüyorum diyerek güzel bi tembellik yaptığımın farkındayım. işte size, gezelim görelim tadında bu sene ki tatil istikametim. Yukarıdaki fotografa bakınca bi şey anlaşılmıyo ama bu sene tatil için seçtiğim mekan güney sahilllerimizin güzide yerlerinden Fethiye'ydi. Fehtiye'ye hatırlamadığım bir cumartesi öğle üzeri indiğimizde, dereceler 51 santigratı gösteriyordu.

Fethiye'de bizi misafir eden Nurhayat-Muhammed ve sürekli "dit" demesine karşın gideceğimiz gün kapı önünde çığlık çığlığa ağlayan Zeynep Nehir öyle güzel ağırladılar ki bizi, yüreğim sevinçle doldu.
İşte bu da Bayan "Dit":)))

Sonraki günlerde kareyi tamamlayıp, Hisarönünde kalacak bir yer bulduktan sonra, gündüz yüzerek, geceleri de mekan keşfetmekle vakit geçirdik.

Fethiye İçin Tavsiyeler:
- İki tekne turu: Biri Fethiye içinden, biri Ölüdeniz'den
- P.tesi ve Cuma geceleri Hisarönün'nde Ata Bar'da Poker adlı bir grup çalıyor, iyi de çalıyor:)
- Gece hayatında yaş ortalaması fotograftan da görüldüğü üzere; 17-25 ila 45-65 arası olup, çoluk çocuk gidin eğlenirsiniz. Ama kara kaş kara göz insan görmeye hasret kalıyorsunuz, özellikle Hisarönü küçük ingiltere:)-Bi gününüzü Saklıkent'e ayırın ve gittiğiniz de tarihi antik kent bulacağınız yanılgısını yaşamayın:)- Saklıkent'te değil, oraya varmayan yol üzerinde Kadıköy'ü geçtikten sonra, gidişte sol tarafta kalan sanırım "Esma Ana'nın Yeri"den sonra, "Ercan Abi"nin köy evinde yiyin. Misafirperverlik, ikram, gözleme, tereyağlı alabalık ve gelen hesabı hayretler içinde seyredin. 2,5 YTL bozuk parası olmadığı için paranın üstünü ödeyemeyen, aradan bir süre geçip de kalkarken 2 kilo domates istememiz üzerine domatesin parasını - sizin bana hakkınız geçti, ölsem almam, afiyet olsun, hakkınızı helal edin" diyen Ercan abi ile tanışın.-Ölüdeniz'de denize girin.

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Tatilden döndüm, duyrulur. Pc'me el koyan babama inat şekerim yusenin pc'sinden size sesleniyorumm... Ayrıntıları yakında vereceğimdir. Şimdilik sadece merhabaaaaaaaa.

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

dudu tiyatrosu

Berbat bi gün . gerçi berbat bi haftaydı ama bugün çok ama çok canım sıkıldı. canım burnumda derler ya. canım artık burnumda bile değil. çekti gitti sanırım. Israr etmeyin anlatmayacağım. ama eve dönerken tüm sinirimi ve gerginliğimi kapının dışında bırakabilmek için, derin derin nefes alarak çaldım kapıyı. içerde dudum vardı, annem vardı, babam vardı ve onların hiç bi şeyden haberi yoktu. İçeri girdikten bi süre sonra aşağıda vukubulan olaydan sonra, nası olduğumu artık siz düşünün:)

Sahne 1
Yer duduların mutfağı. Ada ile dede masada laflamaktadırlar. yaz akşamı güneş hala ısıtıyo. yemek sonrası sigara içilmekte. mutfağa dudu girer.

- ada ben gelin olimm. sen beni akkışla (alkışla)
- pamam duducum.
-hadi gennik(gennik) giyelim.
- ama aşkım gelinliğin yanı sökülmüştü ya. annanene söyle diksin.
- hayıırrrr sökünmedi.
- adacım valla söküldü hatırlamıyormusun?
-hatıllıyommm.
-eee o zaman.
- üüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüü
- tamam balım gidip bakalım o zaman.

SAhne 2
Yer Dudunun odası. giysi dolabı karıştırılmakta.o sırada yaklaşık 1 yıl önce şiiin geziden getirdiği küçülmüş beyaz bi elbiseyi alıp elinde sallar. aklı sıra duduyla dalga geçecek ya. kafasız kadın:)
-bak duducum bu da beyaz hadi giyelim.
-olmassss o küçük . yakısmazzz.
-aaaa lütten dudu. hadi giyelim.
Zor bela duduyu o elbise içine sokan ada, bıyık altından gülerek (burda bıyık altı deyimdir adanın kesinlikle bıyıkları yoktur.)
- aaaa dudu çok güzel oldu adacım valla.
- hayııırrrr yakısmadı. çok kısa yaaaa.
- ama duducummm
- üüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüü
- tamam güzelim. başka bi şey bakalım. (adanın gülmesi yarım kalmış, dudu özgür iradesiyle adasının eğlencesi olmamış kararlı bi genç kısdır.)
elbiseler arasında altında tülleri olan siyah kiloş etek kadife bi elbise bulup, omuzlarından tutarak gösterir ada.
-bu nasıl dudu.
-ebettt. çok güsel. pırpırları var. oynucam ya. döner bunnar. (:)
ne diyelim biliyo evlat.

sahne 3 yer dudunun mutfağı, ada dede hala laflamayı bitirememiş. dudu elinde kosla oxi action leke sökücü tutup sallamakta .üstünde hala az önce güzel kadife tüllü siyah elbisesi.

-adaaaaa.
-kızım ne yapıyosun ama bırak onu çok zararlı. ver annem.
- olmassss. halı silcem.
-ama adacım halımız temiz leke yok ki.
- hayıllll varrr.
- hani nerde.
dudu adanın elinden tutup, halı üzerindeki bi takım gölgeleri gösterek, eve temizlikçi almış çok bilmiş titiz ev teyzeleri gibi eli belinde. adada temizliğinden memnun kalınmamış bi temizlikçi pozunda boynu büküktür.
-bakkkkk. leke..
-peki adacım ver azıcık sıkalım ama uzak dur sen pamam mı?
-pamam.
halının gösterilen noktalarına sıkmakla kalmaz ada, bulduğu tüm gölgelere kosla oxi action'ı pıspıslar. her pısta ortaya çıkan beyaz köpük duduyu sevinçten deli eder.
- ada bak. kaaa yağdı.
- tamam adacım. şimdi bu karlar eriyene kadar beklememiz lazım. sakın elleme, elbisene değmesin. elbisen kirlenir .
- tamam.
-kızım çekil yaklaşma.
ada elinde oxi actionla mutfağa gider girmez dudu arkasında belirir.
-ada silelim.
-kızım dur silinmez.
- ama ada.
-hayır dudu.
iki dakikaya kalmaz dudu elinde yer bezi ile temizlik yapıp huzura ermiş bi mutluluk gülümsemesiyle bakmaktadır kapının ötesinden.
-dudu?sildin mi yoksa?
-ebet.
-aahh annem doğru banyoya ellerini yüzüne ağzına sürme. hadi koş koş.
eller iyice yıkanır. kurulanırken de konuşulur.
-dudu ben sana bekle sen silme, ben sileceğim, elbisen kirlenir, çok zararlı demedim mi?
-ebet.
-tamam demek ki biliyorsun ve sen beni dinlemedin. bu durumda bi mola gerekiyo gibi. doooruu odana adacım.
-amaa...
-ama yok odana gidiyosun ben de sana saati getiriyorum.
sallana sallana yürürken yüz asılmış, dudaklar dışarı çıkartılmış.
-küstüm sana.
- .....
- ada küstüm sana.
- yapacak bi şey yok. dinnemedin beni balım.
- ada küstüm sana. hatıllatmıyom sana, ben babama gidecem.

------------------------
eh buyrun bakalım. duduya hatıllatmıyo babasına gidecekmiş. anlayan anlamıştır sanırım. şimdi ben de diyorum. küstüm size. hatıllatmıyom ama ben tatile gidecem.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

offf kiii offff





Canım durum, nası bi dünyaya geldiini bi bilsen. ahhhh herşey bi yarış oldu gitti güzel ülkemde. "biri bizi gözetler mi gözetlerse özetler mi" ile başlayan furya,"benimle mi evlencen onunla mı evlencen, yoksa kaynanamla mı evlenecem"le devam etti. Sonrasında "en iyi ses ben de", "yok ses de ben de vüjütta bende". "en iyi ben söylerim", "benim torpil iyi gerisi boş", "tiyatro yapıyoz, parodi ediyos, biz çok komiğiz"le devamı geldi. Geçen sene de "asena mı taaa iyi yoksa tan mı" ile başlayıp, adını bile duymadığımız dansları, gözlerimizi tvden ayırmadan izledik. 3.sezonun sonunda baktılar ki millet kıvrak vücut görmek istiyor, çevirdiler oryantale. onlar için de yazacak sayfalarca post var ama, bu gece sanırım son nokta konulmuş oluyor. Son trend, bizi tv'ye mıhlıyacak son yarışma "Super Layd" . Cemil İpekçi ve etrafında bi hanım ve beyefendiden oluşan juri üyelerinin karşısına çıkan yurdum boş vakit zengini, o yarışma olmadı bu kesin olur diye kalkıp gelen, para kazanmanın kolay yolunun tv'den geçtiğini sanan, hatta buna tüm kalbiyle inanan hemcinslerim. Şimdi Cemil İpekçi ve ekibi tarafından hanımefendi olarak yetiştirilecekler.

Hanımefendi yetiştirme deyince aklıma Türkan Şoray'lı, Belgin Doruk'lu samimi Türk filmleri gelirdi. Hiç olmazsa ordaki kızcağızların hanımefendi olmak için "sevdiği adama ulaşabilmek" gibi daha anlamlı bir amacı olurdu. Tabii bunlar aklıma gelmişken "My fair layd" geçemeden edemeyeceğim. Neydi o meşhur repliği
"İspanya da yağmur,
Her yer Çamur"
Görüntüsü ve tavrı birbiriyle örtüşen "Audrey Hepburn" lü o filmdeki bazı görüntüler hayal meyal gözümün önünde...

Neyse sadede geliyorum. Nasıl layd yetiştirilir merak ediyorum, ne yapacaklar. Göz ucuyla bakıyorum da. offf kii offf. Bu nereye kadar devam edecek. Her yenisi piyasaya çıktığında bu kadar da olmaz dedittiren bu yarışın sonu ne olacak. Senin zamanında artık hayatta kalmak için mi yarışıyor olacaksınız. Ahh tarçınım, ah börtlenim. Yaşayıp göreceğiz:)

Salı, Ağustos 08, 2006

Canım Duducummm.

Bu blog işi senin için biliyorsun. Bu kadar küçükken neler yaptığın ve benim neler düşündüğümle ilgili. Bu yüzden günlerdir olan bitene sessiz kalmayı tercih ettim. En azından senin bundan haberin olmasın istedim. Ama sen daha üç yaşına varmadan, senin kadar şanslı olmayan küçük çocuklar, bebekler ve senden biraz daha büyük ablaların, abilerin, teyzelerin, amcaların, dedelerin ve anneannelerin tüm dünyanın ve ne yazık ki benim de seyirci kaldığım bir savaşın orta yerinde evlerinde öldürülüyor.

Bugün o insanların öldürüldüğü ülkenin başbakanı (yani koca bir adam, ülkeyi yönetenlerin başkanı) savaşla ve ülkesindeki insanların durumu ile ilgili konuşurken gözyaşlarını tutamadı. Sen bilirsin, büyükler kolay kolay ağlamaz, hatta amcalar hiç ağlamaz. Anla işte ne kadar çaresiz bırakmışlar...

Keşke yapacak bir şeylerim olsa ve sana "Dudum işte bak böyle yaptım" diyebilsem. Oysa ben de diğer sessiz izleyiciler gibi, seyrediyor, gözyaşı döküyor ve lanetliyorum.

Cuma, Ağustos 04, 2006

Kar durdu


Çarşamba, Ağustos 02, 2006

Eğer YARIN YOKSA (SON)

Yemekten sonra, ne kadar çekmece ve çanta varsa hepsini karıştırıp, bulabildiğim tüm telefon numaralarını bir araya getirdim. Üstümü değiştirip, telefonun önünde bağdaş kurdum. Önce eski ve hala bana yakın olan arkadaşlarımı aradım. Onlarla havadan sudan şeyler konuşup, sohbet ettikten sonra son olarak onları sevdiğimi söylüyor ve kapatıyordum. Onları seviyordum fakat bunu söylemeyeli o kadar zaman olmuştu ki... Her telefonda seni seviyorum demek içimi daha çok sevgiyle dolduruyordu. Evet onları seviyorum ve daha bir çok tanımadığım insanı da. Ssbahları sigara aldığımda bana günaydın diyen bakkalı, her seferinde hatrımı soran apartman yöneticisini de seviyordum. Her zaman yakındığım, benim için bir problem demeti olan bu şehri de seviyordum. Yaşadığım bu hayatı, mutsuzluklarımı bile seviyordum. Yaşamayı çok seviyordum. Şimdi ölmenin zamanı mıydı?

Gecenin ilerleyen saatlerinde arayabileceğim herkesi aradım. Biraz uykum gelmiş, biraz da yorulmuştum ama bu gece uyuyakalana kadar bir şeyler yapmalıydım. Mutfağa gidip kendime bir kahve yaptım, kahveyi yudumlayıp evi seyrederken aklıma, bu evi manzarası için tuttuğum geldi. Bu evi manzarası için tutmuştum ama dört aydan beri oturup, manzarasını seyredecek zamanı bulamamıştım. Pencere kenarında bir koltuğa oturup, dışarıdaki manzarayı beynime kazıyana kadar seyrettim. Bir kahve daha yaptım. Kitaplıkta ne kadar ölüme dair şiir varsa bulup okudum. Saat geceye yarısını çoktan geçmişti.


------------------------------------------------------------------------------------------


Ertesi gün, sehpanın üzerinde bir kahve fincanı, yerlerde bir iki şiir kitabı, eli kanepenin kenarından aşağı sarkmıştı. Tabi ki ertesi gün uyandı. Pazar günü gözünü açtığında saat öğleyi geçmiş, dışarıda iç karartıcı bir hava vardı. Sırtı kanepede uyuyakalmaktan tutulmuş ve midesi de dün yaptıklarından dolayı hafif ağrıyordu. Buna rağmen, büyük bir gülümsemeyle kendine geldi. Evet hala yaşıyordu ve yaşamaya da devam edecekti. Bir kaç hafta sonra gelecek telefon faturası biraz moralini bozacak, belki eski eşini affetiğine pişman olacaktı ama önemli olan bu yaptıklarının onu cumartesi günü mutlu etmiş olmasıydı. Bir kez daha yaşamın tadına varmış, bir kez daha yaşama bağlanmıştı. Daha sonra ki günlerde yine sağlıklı yaşamak için şeker kullanmayacak, sabah kahvaltılarını bir bardak portakal suyuyla yapacaktı. Yalnız, fırsat buldukça sevgisini dile getirecek, anne babasının mezarını ziyaret etmekte artık eskisi gibi acı vermeyecekti. Daha uzun bir süre yatağında ölümü düşünerek uyanmayacaktı. Ta ki; yapmak isteyip yapamadığı, ertelediği işler birikip, kendisi için bir şeyler yapmadığını hissedene dek...

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

EĞER YARIN YOKSA ( III )

Öğle vakti olmuştu ve korkunç acıkmıştım. Uzun zamandan beri yemek istediğim, fakat mideme dokunur, kolestrolümü yükseltir diye yemekten çekindiğim bol tereyağlı, acı soslu iskender kebabını yemek istiyordum. Çünkü öleceksem, mideme dokunmasının ya da kolestrolümü yükseltmesinin hiçbir önemi yoktu. Büyük bir iştahla ve adeta koşar adımlarla şehrin en iyi iskenderinin yapıldığı yere geldim ve kendime; ağzıma layık koca bir porsiyon söyleyip iştahla yedim. Karnım doymuştu, mutluydum. Yüzümde sabah iliştirmeye çalışıp da beceremediğim gülümseme kendiliğinden belirmişti. Şimdi gökyüzü daha bir güzel, hayat daha yaşamaya değerdi.

Vitrinleri birbirinden güzel, mağazalarla dolu bir caddede yürüyordum. Ne yapsam diye düşünüp, vitrinlere bakarken birdenbire on gün önce beğenip de paraya kıyamadığım için alamadığım elbisenin önünde buldum kendimi. İçeri girip fiyatını bir kez daha sordum. Fiyatı aynıydı, değişen tek şey o elbiseyi istiyor olmamdı. Bir yandan kendi kendime gülüyordum, eğer öleceksem niye böyle bir şeyi alıyordum. Ama önemli olan bugün kendim için bir şeyler yapıp mutlu olmamdı. Elbiseyle birlikte araba doğru yürürken yine dalmış, ne yapayım diye düşünüyordum.

Eski anıları düşünürken, kendimi gençliğimin en güzel anılarını paylaştığım yerde buldum. Sahilde bir yere parkettim. Burası ailemden uzakta okuduğum için kalmak zorunda olduğum öğrenci yurdunun civarlarıydı. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. O zamanlar bana eskiyi hatırlatan eski evler yerini blok apartmanlara bırakmıştı. Sahil kenarlarında bir tek yeşil yer kalmamıştı. Birden kalbim heyecanla atmaya başladı. Acaba yıllarca önce arkadaşlarımla oturup konuştuğumuz o eski kıraathane de yıkılıp, yeni moda bir fast-food mu olmuştu. Büyük telaşla yokuşu çıktığımda rahatladım. Eski kıraathane hala ayakta, hala eski ve anılarımla dopdolu beni bekliyordu.

Dere kıyısına yakın masaya oturdum, derenin akışını izliyordum. İşte hayatımda böyle akıp gitmişti. Ne çok insan tanımıştım, ne çok arkadaşım olmuştu, kiminin adını bile hatırlamıyordum. Bir çay içtikten sonra sahile doğru yürümeye başladım. İşte hayatıma giren ilk ve tek erkek olan eski kocamla buluşup, güneşin batışını seyrettiğimiz yer... Acaba şimdi ne yapıyordur? Boşanalı altı ay bile olmamıştı, beni nasıl da aldatmıştı. Bunları düşünerek telefon kulübesinin önüne geldim ve onu aradım. Ne yaptığını öğrenmeden ölmek istemiyordum.

- Alo... Buyrun.
- Merhaba.
- Alo... Sen misin? .... Nasılsın?
- İyiyim. Seni merak ettiğim için aradım. Ne yapıyorsun iyi misin?
- Hiççç. Bildiğin gibi çalışıyorum. Ya sen ne yapıyorsun?

Bir an bugün ölmeyi düşünüyorum demek geldi içimden, vazgeçtim ve yaramaz bir gülüşle;

- Ben de çalışıyorum. Şey.... Seni affettiğimi söylemek için aramıştım. Sana hiç kızgınlığım kalmadı.
- .................. Teşekkür ederim. ..... Buna çok sevindim.
- Kendine dikkat et. Umarım tekrar görüşürüz.
- Sen de dikkat et, tabi ki görüşürüz.

Bunu yaptığıma, daha doğrusu yapabildiğime inanamıyordum.

Sahil kenarına geri döndüm, bir kenara ilişip güneşin batışını tek başıma izledim. Hava yavaş yavaş kararıyordu ki evin yolunu tutmuştum. Eve geldiğimde önce dışarıda iyi bir restoranta yemek yemeye karar verdim. Yeni aldığım elbisemi giydim, süslendim, sonra vazgeçtim. Tek başıma lüks bir restorantta yemek yemenin bir anlamı yoktu. Üstümü değiştirmeden, evlere servis yapan lokantalardan birine yemek için bir kaç şey söyledim, soframı hazırlayıp, tek başıma mum ışığında yemeğimi yedim.

Pazar, Temmuz 30, 2006

EĞER YARIN YOKSA (II)

Bir yerlerden güne güzel başlamanın ilk kuralının iyi bir kahvaltı olduğunu okumuştum. Aceleyle mutfağa gittim, buzdolabından üç tane portakal çıkardım. Sabah kahvaltım: bir bakdak taze sıkılmış portakal suyu... Hayır Bugün bir bardak taze sıkılmış portakal suyu yerine, gerçek bir kahvaltı yapacaktım. Çay suyunu koyup apar topar bakkala gittim. Dolapta ağız tadıyla yenecek tek lokma bir şey yoktu, çünkü o yağlı beyaz peynirler, reçeller sağlığıma zararlıydı, çok yaşamak istiyordum ya... Bakkalda kahvaltıa yenebilecek herşeyi, hatta bana dokunduğunu bildiğim halde çilek reçelini bile aldım. Eve geldim, tereyağğında yumurtamı kızarttım. Çayın, Kızarmış yumurtanın kokusu ve çilek reçelimle bu kahvaltı sofrası beni o kadar mutlu etti ki, ister istemez düşündüm, ne kadar zaman önce bu kadar mutlu olmuştum diye... Masada bulunan herşeyin tadına baktım, çayımı da eskiden olduğu gibi şeker atıp içtim. Son bardağı da doldurup düşünmeye başladım. Bu zamana kadar neleri ertelemiş, neleri yapmamak için mazeretler uydurmuştum.

İlk olarak nereden başlayacağımı buldum. Bu beni pek mutlu etmeyecekti ama uzun zamandan beri yapılması gereken ve ertelenen birşeydi. Giyindim, doğruca şehrin öbür ucundaki aile mezarlığımıza annemi ve babamı ziyarete gittim. Mezarlığın kapısına geldiğimde, o ekzoslu ve kükürtlü havayı ciğerlerime dolduran derin bir nefes aldım. İşte burası eninde sonunda geleceğimiz yerdi. Ölüm ne garip bir duyguydu ve ne garip bir yerdi sonumuz...

Yıllarca üzerinde olduğumuz toprak, öldüğümüzde ise üzerimize örtülüyordu. Öldüğünde bu toprağın altındasın ama aynı zamanda başka yerdesin. Seni ziyarete geldiklerinde haberin olmuyor, haberin oluyor belki, ama konuşulanları duymuyorsun, duyuyorsun belki konuşamıyorsun ya da konuşuyor ama duyuramıyorsun; bu ne kötü bir karabasandı. Kimse bilmez orada nasıl yaşanır ya da orada mı yaşanır? Bunları düşünürken gözyaşlarım yanaklarımdan hafifçe süzülüyordu. Annem ve babam altı yıldan beri bu karabasanı yaşıyorlardı. Onları burada acı çekerken görmemek için gelmiyordum. Görmediğim zaman onları çok uzaklarda ve mutlu olduklarını düşünüp rahatlıyordum. Ölmeden önce bugün, onları ilk ve son kez ziyaret etmeliydim. Başlarında iki koca mezar taşından başka hiç şeyleri yoktu. Üzerlerindeki otları temizledim, suladım ve belki beni duyarlar diye uzun uzun konuştum. Oradan ayrıldığımda içimde sonsuz huzur ve mutluluk vardı.

Perşembe, Temmuz 27, 2006

EĞER YARIN YOKSA

Soğuk bir cumartesi sabahı, yattığım yerden, perdenin arkasından sızan gün ışığı ile odamı seyrediyordum. Yaşadığım birçok cumartesinden tek bir farkı vardı, bu cumartesi ölümü kendime çok yakın hisseediyordum. ÖLÜM. Ya bugün ölürsem, belki de ölecektim. Yattığım yerden bu düşünceyi kafamdan atıp biraz daha uyumayı düşündüm. Fakat faydasızdı, uyuyamıyorudum. Sabahın bu erken saatinde beni ancak bu düşünce yatağımdan kaldırabilirdi. Çünkü eğer öleceksem, ölmeden önce yapmak isteyip de ertelediğim, unuttuğum, hep sonralara yarınlara bıraktığım şeyleri yapmalıydım.

İsteksizce ve biraz da yorgun doğruldum, ayaklarımı sürüyerek yüzümü yıkamak için banyoya yöneldim. Aynada kendimi görünce ürkttüm. Evet, gerçekten de bugün ölebilirdim, gözlerim kançanağı gibiydi ve altında kocaman mor halkalar, bir yığın sebebini bile bilmediğim çizgiler . Ölecek kadar yaşlı mıydım? Yok canım sadece otuziki yaşındaydım, daha yolun yarısına bile gelmemiştim. Tam sevinecektim ki aklıma genç insanlarında nedensizce öldükleri geldi. Hem de benden çok daha genç insanlar ölüyorlardı, yani ölümün yaşı yoktu. Toparlanmaya çalıştım, ayna karşısında yüzümü şekilden şekile sokuyor , gülümsemeye çalışıyordum. Sonunda takma bir yüzle dolaşamayacağıma karar verip, kendime işkence yapmaktan vazgeçtim. Birazcık mutlu olmak istiyordum. En azından ölürken mutlu bir gülümseme olsaydı yüzümde... İçim burkuldu, boğazım düğümlendi. Kendimi hüzne bırakmayacaktım, teslim olmayacaktım çaresizliğe. Bugün öleceksem ne yapmalıydım ki mutlu olayım.

Blog benim kime ne?


Resimden de anlaşılacağı üzere, biraz eskilerden bi şeyler anlatmak istedim. yıl valla kaç bilmiyorum o zaman ki adıyla (ben de artık dedemler gibi "bizim zamanımızda riyaziye derlerdi." gibi cümleler kurabiliyorum) basın yayın yüksekokulu gazetecilik bölümünü bitirmiş, iftihar ettiğimiz, altı kız içinde farklı bir bölüm okuyarak bitirmeyi başaran çiçeği burnunda biricik arkadaşımız, mektebi bitirir bitirmez abone usulü çalışan bir dergide iş bulmuştu. Bulmakla da kalmamış bir müddet sonra derginin tüm işlerini yapar, tüm yazılarını yazar hale gelmişti. eh gençlik var, idealleri var, gece gündüz durmadan çalışabilme gücü var. ama bi yere kadar. Derginin boş kalan sayfalarını doldurmak için yazı yazı diye arandığı günlerden bi gün kalkıp bana "yaz bi şeyler bu sayıya koyalım" dedi. Valla baktığınızda, derginin şimdikiler komsept diyorlar ama biz ne diyorduk unuttum (yaşlılık işte:)) ) uygun yazabilecek malzeme yok ki bende. "Kız ne yazayım ki ben", "ayy yaz işte üç beş sayfa olsun". "iyi de sizin okurlar şaşırmasın" , "emin ol okuyanlar şaşırmaz, çoğu reklamını görmek için alıyo, dert etme o kadar" gibi bi şeyler dedi sanırım. Oturdum yazdım ben de:) İşte torpil denen şey böyle bi şeydi. Yazdıklarını yayınlatmak için dergi dergi, yayınevi yayınevi gezen onca yetenekli insanı bir anda geride bırakmış oldum. Bi kaç sayı süren bu yazı macerasından geriye karalamaları kalan bir öykü buldum eski kutuları karıştırırken...


Bu öyküyü tekrar okumak istediğini söyleyen pek kıymetli arkadaşım murat hocamı kırmayarak, bu vesile ile gün yüzünü yıllar önce görmüş (itiraf ediyorum tam 13 sene önce) olan bu öyküyü hepinizle bi kez daha paylaşıyorum:) Çok hoşunuza gitti de mi? :)))) Blog benim kardeşim istediğimi yazarım... Evet Öykü başlıyor...

Salı, Temmuz 25, 2006


Uzak gelmişti, aslını istersen gelmez gibi gelmişti. Ama işteeeee gün o gün olacak. Beklemediğim, bilmediğim, ummadığım bi şey miydi? Hayır . peki neden kendimi hazırlıksız hissediyorum. Erken mi sıkıntım bundan mı? Daha ne kadar bekleyecektik ki. Kendimi bu fikre alıştırmam lazım. İsli, puslu soğuk bir kış sabahı gibi, serin ve nefes kesen bi ağırlığı olacak havanın... Bunu koydun mu? aaaa bunu da vermeliyim? Ay bu en sevdiği ayşesi. Kalkıp, hem kendimi hem çantanı hazırlamalı. Göçmenliğinin ilk uzun yolu açık olsun dudu.

Pazartesi, Temmuz 24, 2006

yanılgı


Yandaki resmin yazacaklarımla hiç bi ilgisi yok. Sadece bilenler bilsin yazıyı kimin için yazdığımı diye eklenmiştir.

Zaman pek bi değişti de ben mi demode oldum bilmiyorum. İlişkilerdeki sırrı çözebilecek olgunluğa eriştiğimi hissettiğim şu yaşlarda bile farkediyorum da hep bi muamma olarak kalacak galiba...

Bilen ve öğreten apla sendromundan kurtulamadığım için olsa gerek, her soruya bi cevap bulabilme kabiliyeti içinde olmam dolayısıyla ve soranların yaşını epey bi aşmış olman rahatlığı ile konuşurum zaman zaman.

ilişkilerin nereden çatlak verebileceğini, en azından tanıdığım, içini dışını bildiğim, sevdiğim insanların nerede hata yapabileceğini keşfettiğim için, doğru yönlendirmeye çalışıyorum kendimce. kendisinin göremeyeceği ya da düşünemeyeceği şeyleri hatırlatıyor, ilişkilerine başka bi pencereden bakmalarına yardımcı oluyorum. yine öyle yaptım, bilen ve öğreten apla konumunda söyleyebileceklerimi söyledim. onun yerine mazeretler buldum, "belki böyle düşündü" , "belki bunu demek istedi" gibi. ama artık itiraf ediyorum. senin eylem ve söylemlerine farklı bi bakış açısı getirecek güç bırakmadın bende. yanılmaktan hoşlanmam, ilk gördüğümde edindiğim izlenim çok ender yanıltmıştır beni. İşte sen de hakkında yanıldığım kişilerden biri oldun. Güzel bi ilişkiniz olabileceğine inanıyordum. "DUM" diyorum dili geçmiş zaman. aynen senin şimdi benim gözümdeki konumun gibi. geçmişte kaldın. Sevdiklerimin üzülmesine tahammülüm yok. Masum isteklerin bile karşılığını bulamaması insanı deli eder. bilen ve öğreten aplanın kardeşi; en güzelini yaptın. Epeyden beri sen haklıymışsın. öpüyorum seni.

Pazar, Temmuz 23, 2006

Simple PERFECT tense


Tam gününe denk gelmedi biliyorum ama içimden seni yazmak geldi. yazmam gereken günde harp olur, darp olur, buğday kalmaz kıtlık olur mantığı ile iki gün önceden yazmayı uygun buldum:)

Simple past tense, perfect ya da present mıydı öğrenmek istediğin hatırlamıyorum geçmiş zaman. bi gün önce karşılaşmış kantinde bi bakdak çay içmiştik. 20 kişilik sınıfta yaşı, öğrenme yaşını biraz geçmiş, boş zaman zengini, bi avuç kadındık zaten. sen biraz geç gelmiş ve geçmişte öğreniklerimizi merak ediyordum. "Gel beraber bi bakarız" dedim. sen de" peki" dedin, adres ve telefonlar alındı. benim ilk karşılaştığım herkesi eve davet etmek gibi, senin de hakkında hiç bi şey bilmediğin birinin evine gitmek gibi bir alışkanlığın yoktu. eve gidince de düşünmüştüm neden çağırdım yanlış anlar mı beni diye? sen de düşünmüştün neden kabul ettim hiç tanımıyorum onu diye...

Geldin, present tense'te biraz sohbet ettik. sen de evliydin ve çocuğun yoktu. birbirimize yakın zamanlarda evlenmiştik. sonra bilmem laf nerden açıldı, past tense'ten konuşurken ve gülümseyerek dökülen gözyaşlarımızı seyrederken bulduk birbirimizi. olsa olsa 1,5 saattir yüzyüzeydik oysa...

Gün bitip güneş batmak üzereyken sıkı sıkı sarıldık birbirimize ve ondan sonra ki 2,5 sene boyunca hep yanıbaşımızda olduk. zaman zaman ben, zaman zaman sen ağladın. Bazen benim anlattıklarıma bazen senin anlattıklarına saatlerce güldük. birbirinden zor günler atlattık, sıkıntılar farklıydı ama hissettiğimiz acı ve yalnızlık aynıydı. birbirimizin acıları için de gözyaşı döktük, sakarlık ve aptallıkları için de kahkahalar attık. zor günleri alaya aldık çoğunlukla, sizin memleketteki arabada meyve satan esnafın, yaramaz çocuğu korkutmak için sarf ettiği sözleri hatırlayıp gülümsettim kendimi senin yokluğunda:)

şimdi çok mutlu ve huzurluyum. seni çok özlüyorum. bazı günler yanımda olmanı öyle çok istiyorum ki. evet aramıza mesafeler, yollar, uzak düşmeler girdi ama bil ki hep aklımın ve kalbimin bi köşesindesin. Ben şanslı bi kadınım. güçlü, ayağı yere basan, sabırlı bi kadın olduğumu söylüyorlar ya yalan aslında. benim zor günlerimde hep bi DOSTUM oldu. seninle birlikte onları anmamak nankörlük olur. bu kadar güçlü ve sabırlıysam doğru insanları hayatımda var ettiğim, onlara sahip çıktığım içindir.

şu günlerde sık sık o ilk gün kü sohbetimizden bi dialog aklımda.

- eğer boşanacaksam, mutlaka bi çocuğum olmasını isterim. hayatım o zaman daha anlamlı olur.

- ben senin gibi düşünmüyorum. eğer boşanacaksam asla çocuk sahibi olmam.

bu cümleden 15 gün sonra durunun geleceği haberini almıştım. şimdi o "asla" diyen kadın dünya tatlısı bi kız çocuğu sahibi ve boşanmış, o "olmalı " diyen kadın ise dünya tatlısı bi erkek çocuğu sahibi ve evli. :)

hayat çok garip... umarım araya giren bu mesafeler seni benden beni de senden uzak tutmaz. hayatımda hep var olman ve yaşamını dilediğin gibi sürdürmen dileğiyle. seni çok seviyorum , doğum günün kutlu olsun hasiye.

Cuma, Temmuz 14, 2006

Arkadaşlar çok rica edecem madem okuyonuz hiç olmazsa bu seferlik tebrik etmek istersiniz diye düşündüm o yüzden tebriklerinizi nereye yazabileceğiniz konusunda sizlere küçük bilgi vermek istiyorum. şimdi her yazının altında bulunan "COMMENTS" yazan yeri tıklıyorsunuz. bi pencere açılıyo. o pencerenin içinde de kare başka bi pencere var. oraya da artık ne istiyosanız onu yazıyorsunuz. en ssonuna da adınızı. sonra da publish yazan yeri tıklıyosunuz. bu kadar basit. artık yormayın beni yaaaaaaaaaa....

Baş dönmesi, mide bulantısı, hamile olabilir misin sorusuna "yok canım mümkün değil" diye cevap vermeler...

Şimdi biliyoruz. Küçük bir beden, her gün dönümü, bulunduğu alanı genişletme ihtiyacı ile sana ve ona benzemek için çabalayarak, minik kalbi doğum gününe kadar sessiz ve hissettirmeden atarak büyüyecek...

Zor günler bekliyor ikinizi:) Uykudan kalkmayan baş, sorulan "nasılsın" sorusuna bile "ne demek nasılsın? ne demek istiyorsun? dalga mı geçiyorsun benimle" diyecek kadar üstün alınganlık gösterisinde bulunacak bir beyin, gittikçe büyüyen bir karın, zaman zaman artık çok mu çirkinim diye başlayan cümlelerin ardından gelen gözyaşı krizleri:)))

Tabi bunun yanı sıra, tüm Türk filmi repliklerine ağlayabilme cesareti ve özgürlüğü, görülen, kokusu duyulan ve hatta adı geçen tüm yemekleri yemen gerektiği konusunda gösterilen telaş, sevildiğini hissetmek ve anlamak için çok da iyi bir dönemdir. Artıları ve eksileri ile unutulmaz bir dönemdir.

Bunlar senin için geçerli olan şeyler. Ya bizler... Ben ilk kez teyze olacağım. Duduya dolaylı olsa kardeş gelmiş olacak. İlk kıskançlığını yaşayacak. Çok kavga edecek ve birbirlerini çok sevecekler. Dudunun kardeşi olmasını ne çok isterdim biliyorsun. Bu imkansızlıklar içinde "kardeşim" diyebileceği miniğin olması içimi rahatlatıyor. Üçümüzün arasındaki o bağı yaşayabilecek olması, yıllar sonra giderken duduyu ona, onu da duduya emanet edebilecek olma rahatlığı ve huzuru içindeyim. çok mutluyum ve çok da sulu gözlü. Seni seviyorum benim güzel kızkardeşim.

Not: artık duduya asılmaktan, onu kız edinmekten vazgeçrsiniz. haa bir de ben onca didindim çalıştım sana benzettim. Seninkinin de bana benzemesi için çalışmalarınızı bekliyorum. )))

Salı, Temmuz 04, 2006

dudunun günlüğü

Cuma:

Ada işten geldi. Yemek yedik. parlak elbisemi giydim. Çişimi söyleyeceğim diye söz ver dediler. söz dedim. çişimi hatırlarsam söyleyeceğim. ama her zaman aklıma gelmiyo ki. Yursemalara gittik. Yuran teyze bana pempe pullu mendl verdi erbisemle aynı renk. orda bahçeye indik. bi sürü kadın sandalyelere oturmuşlardı. orta yer boştu. sonra bi sürü abla geldi. erbise giymişler ama bi tanesi çok güsel olmuştu hem yanında bi tanede abi vardı. başka kadınların yanında hiç abi yoktu. sonra benim eski oyuncağama benzeyen ama daha büyük ve siyah bi şey vardı orda adını bilmiyom bunu adaya sormalıyım. o oyuncağa benzer şeyin başına bi tane abi geldi çalmaya başladı, herkes oynamak için ortaya çıktı. bi sürü oynadılar oynadılar, yursema bana yeşil pullu bi mendil verdi. ada hiç durmadan"çişin var mı çişin var mı" diye sordu. sanki geldi gibi olunca "var" dedim. ada heyecanlandı. bi sürü kadını sandalyeden kaldırdı. kapıları açtı. yursemalara çıkardı beni. peşimizden yursema da geldi. tuvalete yursema tuttu beni ama çişim kaçtı. içeri girdik. ada yine sordu çişin var mı diye. yine geldi gibi oldu. ada götürdü beni. kilotumu çıkardı (yalnız bu naylonlu kilotlar çok kötü, terliyom ayrıca pişiyom bi an önce söylemeli de kurtulmalı bari) yine yapamadım. neden ben de bilmyorum. balkona çıktım. aşaıda oturan kadınları gördüm. heyecanlandım adaya gel diyecektim ki. çişim hiç haber vermeden geldi ve naylon kilota kaçtı. ada sinirlendi galiba. çünkü beni , kilotumu yıkadıktan sonra, yursemanın gözlüğü takıp yakışmış mı dye sorarken kötü baktı bana. sonra balkona çıktık. aşağı baktık. ada gelin gelin gelin dedi ama gelinlik aradım göremedim. herhalde çekezköyde gelinlik böyle oluyo. değişik biraz. ama gelinlikin kocası kocaya benziyodu. sonra ışıkları kapadılar mumlarla geldiler. ben gideyim istedim ama ada daha çişini söyleyemiyosun kına yakman kusur kaldı dedi. yaaa ben de kına yakacam işte üfffff. yursema bana gofret verdi. onlar oynarken hepsini yedim. çok güzeldi.

Cumartesi:

Ada bugün okula gidecekmiş. Dün gece çok geç yattım ama semya beni biraz erken uyandırdı. Gerçi ne kadar erken uyanırsam uyanayım (uyanır uyanmaz ada bana bişeyler giydirmeye çalışmadığı sürece) keyifli oluyorum. yine mutlu mutlu kalkıp annaneme (artık öyle demek hoşuma gidiyo) salırdım. Annanem yine eşya toplamış, bizim ailede göçmenlik olup olmadığını ve bu göçmenliiğin irsi olup olmadığını büyüyünce sorucam. Çünkü nerdeyse kendimi bildim bileli, adayla, annaneyle, dedeyle ya da babayla bi yerlere gidiyorum. Her neyse, annane ve dedeyle arabamıza bindik. Gerçi annanemin ilaçları, dedemin ünüsüllünlerini aldın mı semya, kolestor ilaçını aldın mı? ayyy yüce kalpilacını içmemişsin kocacım (annenem öğrenemedim dede benim kocam ada da annanenin ama neyse ses çıkarmadım) gibi cümlelerle toplanmak biraz vakit alsa da arabayla adanın işine gittik. Öretmen izin vermiş ada kapıda karşıladı beni öptü öptü öptü. sanırım beni çok seviyo. evin anahtarını verdik biz tekildağa yola çıktık. Dede bizi eve bılakıp doktora gitti. dişi ağrıyomuş. şii geldi. beni biraz hafuza soktu ama rüzgar beni yemesin diye çabuk çıktık. Aşkam papisim geldi. bana lolipop almış.

Pazar:

Bugün bulut var. güneş görünmüyo pek. şşiiii anane dede, yılmaz dedenin bahçesine gittik. zeynepte ordaydı. oynadık. Ama ben terledim. boynuma kırmızı noktalar kondu. akşam adaya sordular, ada görmeden "isilik" dedi. isilik nası bi şey ki. bunu da sormalıyım. aşkam eve geldik adayla konuştum. önce dede konuşuyodu. çok kızdım. "o benim aşkım" dedim. kızınca anladı dede. bana verdi telefonu. adayla birbirimize aşkımmmm canımmm balımmmm yaptık. öptüm görüşürüz dedim.


P.tesi:

Ben çok terliyom. batıyo o isilik denen şey. acaba böcek gibi bi şey mi? kaşınıyo. ada arayınca telefonda ağladım, o da ağladı galiba o da isilik olmuş. sonra şiii 'ye de ağlayınca, dede :semya hüsu ağlamış arayalım tekrar üzülmesin dedi. .bana da "iyiyim ada" dememi söyledi. adanın sesini duyunca isilikleri acımasın diye hemen bağırdım "çok iyiyim adaaaaa". sevindi isiliği geçti hemencik güldü bana.

Salı:

Adayla telefonda konuşcaktım ama bu seferde anane konuşuyodu ona da kızıp o benim aşkım dedim. ananede öbür telefonu verdi bana üçümüz konuştum. ada dividi almış, hem de bilgisaraydan. dividi nası bi şey bunu da sorayım. anane bilgisaraydan aldığını duyunca çok şaşırdı. ada galiba çok önemli bi şey yaptı. ehh kolay değil tabi. taaaa bilgisaraydan dividi al(dividi ne ya) . Aşkamda aradı ada ama tam papisin geldiği saatti, bana pempe terlik almış. onlara bakınca canım adayla konuşmak istemedi.

Pazar, Temmuz 02, 2006

Sayım suyum önüm arkam sobeee.

Yandaki tıklama sayısıına bakıldığında epey bi okunduğumu düşünmüş ve beni okuyanları (tahmin ettiklerim dışında) kimler olabileceğini öğrenmek istemiştim. Ama görünen o ki; pek de bilmedik kişi okumadığı gibi, okuduğunu düşündüklerim bile okumuyolarmış beni:) neyse böylece biz bize olduğumu da öğrenmiş bulunmaktayım. Başka bi gün okuduğunu sayıp da okumayanları ifşa ederim ama bugün canım istemiyor. Dediğim gibi, yıl sonunda sınıfta kalacak olanlar belli oldu, adları ben de saklı. Okuyup da kendilerini saydıranları sevgi ve saygıyla selamlıyor. Daha nice iyi postta buluşmak üzere bu gece ki yazıımı tamamlıyorum.

Pazartesi, Haziran 26, 2006

evet sayın okurlar
ben yazıyom siz okuyonuz ne güzel valla yaaaa... şimdi blog nüfus sayımı yapıcam. bi nevi yoklama. valla eksik çıkaarsanız yok yazar, yıl sonunda da bırakırım devamsızlıktan ona göre. evet göz değdiren sayımına hoş geldiniz. şimdi yorum kutucuğunu tıklayıp numaranızı ya da takma adınızı bırakabilirsiniz. tabi gerçek adını verenlere de kapımız sonuna kadar açık. hadi okur sayıma:)

Pazar, Haziran 25, 2006

bugünlerde dudu da adası da pek bi hasta. çarşamba dudunun erken servisi kaçırarak, perşembe günü dudunun yüzünden şeffaf tutkal temizleyip duduyu servise yetiştirmek üzere apar topar çıkınca kapıda kalarak, cuma günü de dudu kusa kusa sabahı ettiği için duduyu kreşe göndermediği ve semyaa ile üceli bekleyerek ada işe geç kalmıştır. bu yüzden canımız bi şey yazmak istememekte. kendinize iyi bakın. dondurma yemeyin, terli terli su içmeyin. gözlükçü de klimaya karşı oturmayın, sabah kahvaltısında patates salatası yemeyin, açılırım belki deyip sokağa çıkmayın. yatın uyuyun, kalıbı dinnendirin.

Pazar, Haziran 18, 2006

Size geçen gün gidip, izleme fırsatı bulduğum, başkalarının istese de seyredemeyeceği, seyretse de benim gözümle göremeyeceği ve bildiğim kadarıyla, aynı ekip aynı kadroyla bi daha ki sene yapılsa bile, aynı olmayacağı bir gösteriden bahsetmek istiyorum.

Bu gösteri ki, tüm ailemizi, geçtiğimiz cumartesi, sabahın 7.00'sinde kalkıp kahvaltı edip, özenle giyinmemize neden olan, bulduğu her yumuşak nesne üzerinde gerekirse ayakta bile uyumayı becerisine sahip, 30 yaşında koskoca bi kadını, 38,5 derece ateşe, yutkunma zorluğuna ve baş dönmesine rağmen yollara dökebilecek kudrete sahip bir gösteriydi. İlkti, tekti, tekrarı olmayacaktı. İnsanın yaşamı böyle anlar bütününden ibaret olduğunu bi kez daha hatırlattı bana. İşte öyle tekrarı olmayacak, yaşamımdaki anlardan biriydi. Gösteri merkezine vardığımızda umduğum bir kalabalıkla karşılaştım. Sahne arkasını görmeme bile izin verildi. Hatta orda gösteriye katılacakları kaydetmeme, fotograf çektirmeme bile ses çıkarmadılar. Sahne öncesi son hazırlıklarını, büyük bir gürültü ve bağrış çağrışla yapmalarını, gözlerimdeki ve yüreğimde pırıltılarla seyretttim. Çok güzeldiler, çok saf, çok içten, çok samimi. Biraz sonra yapacakları şeyi ciddiye bile almıyorlardı. Biraz daha oyalanıp, seyirciler yanında yerimi aldım. Ve perde .

Başlarında elişşi kartonlarından yapılmış birer şapka, kırmızı tişört, beyaz etek ya da şortlarla ön sıralara oturanlar ve arkalarında beyaz tişört, siyah pantalonlular hazır bi şekilde selamladılar bizleri. Ön sıradakiler seyirciler arasında annelerini aradı. Görebilenler, içtenlikle el salladı."anne bak ben burdayım" diyordu yüzlerindeki gülümseme.Dudu'nun da gözleri adasını aradı. Buluşunca, gözleriyle sevgi gönderdi, hiç profesyonelliğini bozmadan (belki de el sallamaya üşenmişti bilmiyorum). Arka arkaya gelen gösteriiler, şarkılar, şarkılı oyunlar, kediler, arılar:))) Arı kanatları için ada ile semyaanın tartışmasını getirdi aklıma. " offf anne bak öyle olmaz o" "aaaa kızım sen de herşeyi biliyosun" , " aman anne yap o zaman ne diyeyim", " kanatlarına boncuk da işlesek mi" , "anneeee bi kanatları dik tutalım, hem boncuk isteseler söylerlerdi. öteki çocukları üzmeyelim. " , " asıl öteki çocuklar işlemiş de dudu boncuksuz kalırsa görürsün", " offff anne bu kanatlar böyle yumuş ymuş olacak, olmayacak işte." , " babana söyleyeyim yenisi bulsun, sen de bildiğin gibi yap." , "anneeeeee." :)))))

Doyumsuz bi gösteriydi, kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar güzel, heyecanlı, sürprizlerle dolu ve çok eğlenceli. Dudu'nun ve arkadaşlarının deliller gibi hoplaması, Dudu'nun kemeri ne zmaan alıp ne zaman bırakacağına karar verememesi ve hep kendini ısırdığını iddia ettiği Eyen'le kolkola girme çabaları eminim tüm seyirciler için mutluluk vericiydi. Ama hepsinin de dışında söylemek istediğim, bizim görmediğimiz (asllında kulisi gördüm biliyorum siz bilmiyorsunuz) perde arkasında, bu gösteri için çaba sarfedenler için bir kaç cümle söylemek istiyorum. Aslında isim açıklamak doğrumu bilmiyorum ya. Yasimiin teyze, Gösde örtmen, Asibe tiyze, sebis amca , Zeyiha örtmen (isimini bildiklerim ve tanıdıklarım var ama bilmediğim varsa özür diliyorum onlardan da) Her biri, yaşları 2,5 ile 6 arasında değişen çocukların, ailelerine bu kıymetli hediyeyi sunabilmek için çok emek sarfettiler. Sadece öncesinde değil, gösteri sırasında da, replik verdiler, onlardan çok dans ettiler, onlardan çok terlediler, onları giydikmek ve hazırlamak için yoruldular. Sahne arkasında olduğunuzu, çok emek, sevgi, şevkat verdiğinizi, her biri en az kendi çocuğunuz gibi sevdiğinizi ve zaman zaman kendi çocuğunuzdan daha çok özen gösterdiğinizi biliyorum. Sizin varlığınız, her sabah Dudu'nun Ada'sından ayrı geçireceği zaman diliminde her ikisinin de mutlu olmasını sağladığınızı bilmek istersiniz diye düşündüm. İyi ki varsınız. Tüm çocuklarından ayrı zaman dilimi geçirmek zorunda kalıp, sizi tercih eden anneler adına teşekkür ediyorum...

Salı, Haziran 13, 2006

insanoğlu kendini beğenmiş oluyo değil mi? ömrünün yarısını kafasında koca bi metal plakasıyla birlikte geçirmiş olan, çoğu müzik otoritesinin sesine övgüler yağdırdığı bir adamı yıllarca dinlememekte ısrarlı davrandım. albüm çıktıktan sonra da uzak kaldım bi süre. tepkisiz yaklaştım. ama "Bir ömür yetmez" isimli ilk şarkısının
"Ayin gibi bu aşk
Ayin gibi bu ayrılık
Ayin gibi beklemek
Ve seni gizlemek

Sen de yenik düşme
Sabrını yitirme
Korkma ölmezsin daha çok istedin diye

Bir ömür yetmez ki
Sana doymaya ah be sevgilim
Bir hayat yetmez ki
Bir kıyısıdan başlasak aşkın bari

Benim gibiler
Sevmeyi sevenler
Her derdi çeker de
İhanete gelemezler
Kaldırsana başını
Yüreğime dokunsana
Ben hazırım herşeye
Bak hayat çok kısa

Ayrılık yorar
Ayrılık yakar
Ayrılık yıkar
Derken iz kalır kalbinde

Bir ömür yetmez ki
Korkarsan hayattan
Sen de yetmezsin ki

Mehmet Bilal"

sözlerine kayıtsız kalamayacağımı hissettim. Dinliyorum şimdi.

Salı, Haziran 06, 2006

havstıralyanın sırrı çözüldü

evettttt. beklenen oldu. dudu bi kez daha adasını tongaya düşürdü. Bu tonga öyle cografi bi tonga değil canım. ya da o tonga değildi de başka bi şiydi bilmiyorum. her neyse. aslında bu sırrı dudunun ağzından yazmak mı güzel olurdu bilmiyorum ki. belki de.... o zaman şöyle olurdu. dudu ile arkadaşı güleşcan bi akşam üzeri, milk shakelerini yudumlarlarken, gelecekteki yurtdışı planlarını birbirleri ile paylaşmaktadırlar.
- güleşi ben 18'ime bi basayım. basıp gitcem hemen. sanırım önce yunanistan'a gitmeliyim? adam hep istedi istedigidemedi. yapıştı kaldı buraya.
- düüüü. ben nepale gidecem. benimkiler beni orda yapmışlar.
- biliyo musun güleşii. ben küçükken. benim küçük teyzem avustralyaya gitmişti.
- hangi teyzen.
- küçüğü yaaa. sibel olan.
- eeee.
- ya o avustralyaya gitti ya. şirin de gitmişti. geldiklerinde bi sürü, kangruyla ilgili şeyler getirmişlerdi. ve ben o yüzden. bütün migrosları avustralya sanırdım. hani onların logosuda kangru ya....

ya işte sayın izleyiciler. dudunun kafasında avustralya, bi takım reyonları olan, içinde herşey bulunan renkli ışıklı içindeki arabalara binilebilen, eğlenceli ve her adım başı bulunabilen bi yer. ve benim canım dudumun anlamadığı, teyzesinin üç aydır orda ne yaptığı. sana sesleniyoruz. sebelll sebell, çabuk uçak bileti reyonuna git. uçak bileti reyonu yoksa oyuncak uçak reyonuna git. alışveirşi bitir artık yaaa.... sür arabanın kasaya öde paranı gel artık.

Pazar, Haziran 04, 2006

.....tan bi konu:)

Yazmak ya da yazmamak işte bütün mesele bu:) düşündüm neticede bu bizim biraz da dudunun günlüğü olduğuna göre ( ki dudu okuma yazma öğrenecek de, burayı okuyup başından geçenleri öğrenecek de yani asıl maksat bu ya. bu maksada da ulaşacağımız şüpheli de olsa) ( allam şu "da"bağlacını da(:)) ne çok kullandım. ) yazılmalı.

Bu güzel c.tesi papisinin babasının bahçesine gittik, kahvaltı ettik, bakla bezelye ayıkladık, çilek toplayıp yedik. dudu bezini kirletti, çıkartık. Semmyaaa bezini bağlama, nasılsa açık hava hem dudu çişi gelirse söyler dedi. biz de büyük insan sözü dinleriz tabi. bezi çıkarıp, eşofmanını giydirdik. Dudu bahçede, çiçeklerle böceklerle karıncalarla oynuyo. sonra birden bi ağlama sesi duyduk. Gözümüzün önünde, ne düştü ne korkacağı bi şey oldu(öyle sanıryoruz). manzara şu, dudu yere bakıyo, bi eliyle sol paçasını tutup sallamaya çalışıyo ama nası bi ağlamak ki sormayın . yanına gittik. baktığı yere baktığımızda, bi parçacık kakasının yerde olduğunu gördük. Bizim dudu kaka yapmış, kaka eşofmanın paçasına da düşünce korkudan (kuvvetle muhtemeldir ki kakasının yürüdüğünü sandı) feryadı basmış. Ada'sı hem gülüp, hem "korkma kızım, o senin kakan. bi şi olmaz, yıkanınca gidiyo, hani seninle yapıyoruz ya tuvalette "güle güle kaka" diye. işte ondan bu da." tesellileri ile belden aşağısını yıkamak üzere tuvaletin yolunu tuttu.

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

dudunun sözlüğü (1)

Dotomes :domates
Masat :masal anlat
Katapokka :kapadokya
Hasturalla : Avustralya
Kıçartmak : Çıkartmak
Sebel : Sibel
Papisim : Yılmaz
Suupee : Yalçın
Semmyaa : Anneanne
Ücee : Dede
Yursema : Nursema
Uuukan : Furkan
Sebis amca: Servis Şöförü Necdet Bey
Suya girmek: Luna parkta çocuklar için olan kanoyu kullanmış olmak
yugo : lego
abara : araba
Şiii : Şirin
Dayı : saçları olağandan biraz az ve bıyıklı erkek
fafatülle : fasülye
Böcek : burnumuzdaki istenmeyen kurumuş akıntı
kulabii : kurabiye
telen : tren
histanbul : eee bunu da anlarsınız artık.
havayu : how are you?
yaberr : ne haber
aaşe : evdeki oyuncak bebeklerin yarısının adı
duduya bakcam : bilgisayarda kayıtlı fotograflarımı görmek istiyorum
yaaapuuyooosunnkuselimmm : klasik çocuk masalı "kırmızı başlıklı kız"da hain kurtun ilk sözü
uyusunbuyusunokuladagitsin : adanın torunlarını uyuturken sölenen ninni
dastanabostana: ninninin arada hatırlanıp, bi hevesle söylenen dizesi.
sen güzel bi kıssın : adanın "ben çirkinim" sözüne söylenen eşsiz iltifat
pamam : tamam

İnce uzun, bir dört duvar. hani üç oda bi salon derler ya ve bi de salona benzemez girişe benzemez bi yerler vardır. hol denir ve her nedense o holler bende ses benzeşmesinden mi yoksa göz benzeşmesinden mi "loş"u çağrıştırır bi yerdeyim. Herkes var, tüm maile, keyifli gibiyiz. bizim çingen yurda dönmüş gülüşüyoruz. Kapı çalıyo açıyorum. aaa bakıyorum "o". Diyo "duduyu almaya geldim. "diyo. Bizim çingen bozuluyo. ne veriyon yeni geldim diyo. Öbürü aaaa benim ablam 6 ayda zor görüyo duduyu diyo. allam vermek istemiyorum, vermek istiyorum. dudum kucağımda...

eeeeehhhh yeterin benim kızım o kimsenin değil diye çığlık atıyorum. biri küsüp kapı çarpıyo. öbür surat yapıyo ve sahne değişiyo.

Şimdi bilmedik, çok pencereli orta yerde bi evin üst katlarında, sanki Mecidiyeköy ışıklarda Taksim otobüs durağının oraya kondurmuşlar evi. pencereden bakınca üst yol görünüyo. dudu yine yanımda gibi ama onun dışında biri daha var. kim bilmiyorum? gçkyüzü aydınlık güneş ışıl ışıl apartmanların üstünde dev bir dalga geliyor eve doğru, yavaş yavaş herşeyi içine çekerek. nası güzel bi yeşil, nası parlak bi yeşil ki. korkmuyorum. hatta coşkuyla karşılıyorum(yoruz) gelişini. sadece pencereden içeri giriyoruz ıslanmayalım diye. dalga çekiliyor tekrar. kısa bi aradan sonra, sanki biraz daha yakın yönü biraz daha eğişmiş gibi, ikinci bi dev dalga görünüyor gökdelenlerin üzerinden yavaş yavaş kırılıyor herşeyi yutarak... bu kez endişeleniyorum. pencereden uzaklaşıyorum ve dalganın penceremizi yalayıp geçiyor. dudumu kucağıma alıyorum. Çok kısa bi aradan sonra, üçüncü bi dalga daha görünüyo gökdelenler arasında hızla yükseliyo ve bu kez pencere yönünden geliyor, üst köprüden aşarken, pencereden kenara çekiliyorum, pencereyi kapatmak için hamle yapıyorum ama çok geç, kırılan dalga ile gözgözeyiz bir an ortalık kararıyor belki de yeşil oluyo, arkamı dönüyorum. kucağımda dudu. dalga pencereyi ardına kadar açıyor. oysa beklediğim yıkım daha da fazla şaşırarak arkamı dönüyorum ki. dalgadan beklenmeyecek ürpertici bir düşme sesiyle birlikte dalga pencereden kırılıp içeri giriyor. dalga çekildiğinde yerde arkasını dönmüş bi bebek yatıyo. Hemen koşarak yanına gidiyorum, korkuyorum da... yaşıyor mu kalbim duracak. küçük bi bebecik. sarıp sarmalanmış, nefes alıyo, yaşıyormuş. derin bi oh çekiyorum. soyuyorum yarası var mı diye yavaş yavaş. ama çok korkuyorum ya yaralıysa diye kalbim yine ağzımda. bebeğin kafasında naylon bi kask var. bildiğimiz motorsiklet kasklarından. kırmızılı yeşilli. kaskı çıkarmaya çalışırken görüyorum sol gözü berelenmiş, gözlerini açıp bana bakıyor. hala yerde yatıyo bebek. aklımdan, kim bu çocuk?, annesi nerde?, nasıl geldi?, nası sağ kalabildi? soruları geçiyor. nasıl geldin sen diye soruyorum anlarmış gibi. cevap veriyor "köprüdeydik biz" şaşkınlık içindeyim. Annesini nası bulacağım diye düşünürken, eski bi şehrin içinde buluyorum kendimi. Babam yanımda. Dev dalgaların bıraktığı hasarı görmeye inmişiz aşağı. görünen manzara inanılmaz hem eskişehir hem de otoban var. otoban dağılmış demirleri görülüyor sadece, bi kaç caminin minaresi yerle bir. sokaklarda yürümeye devam ediyoruz. çift katlı dükkanların vitrinlerine bakıyorum. birden bi dükkanın (gelinlikçi olmalı çünkü üst kat bile yere kadar cam) üst katında kadınlı erkekli insanlar görüyorum. babama gösterip "baba bak semah yapıyolar" diyorum. babam çok keyifleniyo."bak ben de yapayım " diyo ve başlıyo kendi etrafında ahenkli ahenkli dönmeye sokağın orta yerinde. akşam karanlığı geceye dönüyor ve uzaklaşıyorum babamdan. gecenin karanlığında ara sokaklarda dolaşıyor buluyorum kendimi. sonra da bi kadınla bi evin çatısında.
- emin misin ya evde kimsenin olmadığından.
- evet ya. emlakçı söyledi. gidin bakın dedi.
- ama burda asma kilit var.
- ben de anahtarı var.
- iyi mi yapıyoz.
- offf eve bakcaz. sen de ya.
yanımdaki kadın asma kilidi açıyo ve bi evin çatı katından giriyoruz. etraf karanlık, ışığı yakıyoruz ama sanki 20 mumluk bi ampül ışığı ya da fener gibi çünkü yanımdakini zaman zaman göremiyorum bile.çatı ktını geziyoruz. birbiri içinde odalar ama inanılmaz güzel. eski fakat zamanında ihtişamlı olduğunu hissettiren mobilyalar. içim daralıyor yine. ev boş olmalı ama mobilyalar duruyo. dar, karanlık merdivenden bi kat aşağı iniyoruz. burası biraz daha aydınlık, sanki lüksün (küçük bi kız çocuğu iken, elektrik kesintilerinde kullanılan, piknik tüplere monte edilmiş bi düzeneğe takılan ve ipekten yapılan - öyle denirdi emin değilim- gömleğin, gelen gazla tutuşması ile sağlanan eski bi aydınlatma aracı ) bitmek üzereyken verdiği yoğun kalın bi yarı aydınlık. bi nefes hissediyorum, bi şey, bi varlık, yalnız değiliz.
-kimse yok mu?
yanımdaki kadın gülümsüyo.
- ya kimse yok dedim ya.
kare bi antredeyiz ve birden sağ yanımızdaki kapı açılıyo. saçlarının büyük bir kısmı beyazlamış, üç beş gün önce yapılmış topuzu dağılmak üzere olan, kısa, garip bi kadın çıkıyo odadan. evin sahibi. utanç içindeyim.
-ne isiniz vardi bre. kimşiniz siz?

ağzımı açamadan yanımdaki söze giriyo hemen, eve bakmaya gelmiştik satıyormuşsunuz. saatin çok geç olması, kapıdan girmiş olmamamız onu hiç şaşırtmıyor. iyi gezin diyor. başka başka odalara giriyoruz ve mutfağı buluyorum. balkona açılan bi kapı. dışarı çıkıyorum. manzara bi yandan inanılmaz, bi yandan ürpertici. denizin içinde gibiyim. sahilde nilüfer çiçekleri ileri geri salınıyo. şehrin ışıkları çok uzaklarda ve gece öyle karanlık ki. kapıdan ayrılsam bi daha bulamayacak gibiyim. tekrar kendimi içeri atarken diğer tarafa da bakıyorum karanlık ve derin bi ıssızlık hissediyo, titriyorum. içeri girdiğimde yanımdaki kadın ev sahibi ile görüşüyo. italyanmış kadın. artık ülkesine dönecekmiş. bi gariplik var kadının üstünde, bu ev gibi. zamanında ihtişamlı olduğu belli. ama garip olan öyle bi kadının evindeki mobilyalar gibi hala demode olması o zamanda asılı kalmış, hiç sokağa çıkmamış, hiç yaşamadan yaşlanmış gibi. pazarlık yapıyolar. ev ürkütücü olmasına rağmen benim olmalı diye geçiriyorum içimden. sonsuz bi deniz, sonsuz bi ıssızlık, sonsuz bi sessizlik.

Pazar, Mayıs 21, 2006

Keşke herkes senin baktığım gözlerle bakabilse dünyaya. karşılaştığın kişilerin kim olduğundan çok senin için ne olduğu önemli. Adı, sanı, işi, kimliği, yakınlığı, kan bağı, büyüklüğü ya da yaptıkları değil seni ilgilendiren. Bunlar seni hiç ilgilendirmiyo ve keşke hayatının sonuna kadar ilgilendirmese...

Hasturalaya koşa koşa gideceğini ve ordan sebeli alıp getireceğini söylemişsin. Epey bi süredir artık şaka yapmayı öğrendiğinden mi? yoksa adayı kızdırmak ya da güldürmek istediğinden midir nedir? "sen kimin kızısın bakiimm balım?" sorusuna verdiğin "sebelin" cevabı ve ardından gelen gülüceklerini tekrar görmek istiyodu "ada"n. Fırsat gelmişti. Bu kez farklı sorulacaktı soru ve yanıtın aynı olacağından o kadar emindi ki etrafındakiler. "Dudu sebel senin neyin oluyooo?"...
Verilecek iki cevabı vardı bu sorunun ya "tizem" diyecektin ya da "annem" :) yattığın yerden şöyle bi soruyu tartın. Sebel kimdi, dudunun neyi olabilirdi diye ve cevap verdin.
-sebel benim canım oluyo...

Pazar, Mayıs 14, 2006

tarçın eller( only for duru)


Bir parça mukavva, biraz boya, 6 tane fiyonk ve 12 tane burgu makarna, bir adet ada ile çekilmiş ve kesilmiş fotograf, sarı yaldız boya, rengarenk sulu boya ve minicik tarçın elleri...

Sonbahardı geldiğinde, derin bir sezsizlik sonrasıydı benim için... Heyecanla bekliyordum gelişini ama geldiğinde böyle olacağını bilmiyordum. Daha kucakladığım ilk anda koca ve meraklı gözlerinle etrafı beni süzdün. Öyle karmakarışıktım ki... Heyecanlı, mutlu, çaresiz, yorgun, ağrılı ve yaralı. Gözlerimden süzülenlere engel olamıyor ve kahkahalarla gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Sana seslendiğim ilk seferde beni duyup koca bir sesle varolduğunu, duyduğunu ve üstelik anladığını da ilan ettin herkese.

Ne kadar küçük
Ne kadar savunmasız
Ve aslında ne kadar da güçlüydün...

Adım adım büyüdüğünü seyretmek, hayatı senin gözlerinle algılamak, tecrübelerine tanıklık etmek, öğretmek ve öğrenmek. Hayatım boyunca çıkabileceğim en güzel yolculuğa davet ettin beni. Senin gözlerinle hayat daha bir yaşanılası, daha bir tutunalısı, daha bir sevilesi...

Şimdi yorgunluğum, ağrılarım, acılarım ve yaralarım yok. Yenilendim. Yeni bir hayata senin küçük tarçın ellerinle başladım. Senin minik ayaklarınla adımlıyorum yolları. Senin dilinle öğreniyorum nesnelerin adını. İyi ki geldin ne çok öğrenecek şey varmış. Bugün öğrendiğim gibi, bir parça mukavvayı kalp şeklinde kesmeye çalışan, onu yeşilin değişik tonlarına boyayan, bir boyalı fiyonk makarna altına iki tane burgu makarnayı yapıştıran, o kalbin ortasına adasıyla çekilmiş fotosunu yapıştıran ve bunu hayatında en sıradan şeymiş gibi uzatıp, "anneeer gunün kuttu olsun" diyen minik tarçın eller. Bak balım, ada yine bi şey öğrendi, küçük bir mukavva parçasının, tarçın ellerle paha biçilmez bir hal alacağını...

İyi ki geldin. İyi ki annenim. Anneler günüm kutlu olsun.

Perşembe, Mayıs 11, 2006

öğreten dudu


Bütün günü, oturma odası, mutfak, tuvalet, ada odası gibi muhtelif odalarda geçirdikten epey bi sonra, annesi ile dudu, dudunun picamalarını giymek için ( tabi sadece dudu giyiyio cümle yanlış anlaşılmasın, ikisi bi picamayı giymiyolar allaaa şükür) dudunun odasına girmek üzere elele yürüyerek malikanelerinin uzun koridorlarını katettikten sonra, kapıyı açmaya çalıştılar ama arkadan bi şeyler kapıyı itiyo gibiydi. Annesi önce muhafızlara haber vermeyi düşündü ama sonra vazgeçti. Birazzorladıktan sonra açılan kapının ardındaki manzara yandaki resmi aratmayacak çeşitlilkte ve koca odanın her yanına sirayet etmiş biçimdeydi. Şaşkınlığını gizleyemeyen anne dönüp, biraz da yüksek sesle;
- buranın haline böyle
- allam ne olmuş buraya
- kızım ne buranın hali...
gibi cümleleri kendi içinden söylermişcesine hiç bir tepki vermeyen dudu'ya artık bu kadar dağınık olmaması gerektiğinin dersini verme zamanı diye düşündü. Dudu'yu kucaklayıp komidine oturttu. Bu kez gözleriinin içine bakarak;

- Annecimmm buranın hali ne böyle.
- ..................
- Balım ne buranın haliii...
- ................
- Ne bu böyle yaaa...
diye biten cümlenin ardından gözlerini annesinden ayırmayan Dudu cevap verdi.
- Ada bunun adı dağınık...
- Yaaa öyle mi?
- hı hıı..

- Peki kim yaptı bunu?
- Duduuuu.
- Güzellll. Peki dudu toplamayı düşünüyo mu?
Annesinin gözlerinin içine dikkatlice bakan dudu cevabını verdi.
- Hayırrrrr. Dudu toplamayı düşünmüyoooo...