Cuma, Eylül 14, 2007

Kedim - Ezginin Günlüğü

Bi kedim var oyunu bitmez işi hep bahar

Bi gemim var dumanı tütmez peşinde martılar

Bi yolum var gideni dönmez kalanı yanar

Bi yerim var adresi olmaz sonsuza kadar (bi rüya anlatmıştım sana hatırlar mısın? hani seni götürmek istediğim ama bi türlü neresi olduğunu bilemediğim. babama ısrarla sorduğum ama asla tarif edemediğim. uyandıktan sonra farkına vardığım. işte şarkıda geçen "bi yerim var adresi olmaz sonsuza kadar" yer orası. hayallerin adresi olur mu?)
Sözler geri dönmez
Geri dönmez bakışlar
Kuşlar geri uçmaz
Geri konmaz aşklar

Bi sazım var hiç elim gitmez köşede yatar

Bi sızım var hiç ilaç kar etmez içimi yakar

Bi kapım var açanı olmaz boyuna çalar

Bi gözüm var sileni bulunmaz durmadan akar

Sözler geri dönmez
Geri dönmez bakışlar
Kuşlar geri uçmaz
Geri konmaz aşklar

Perşembe, Eylül 13, 2007

buyrun:)

dede - duru ver elini kızım
dudu- ama asansördeyiz dede. sokaklarda caddelerde elimi tutabilirsin ama asansörde tutmana gerek yok ki.
dede- efendim.
dudu- bazı kurallara uymak lazım. böyle şeylere dikkat etmek lazım.

annem babam tv ve bizim ev:)

Bizimkilerin mutad yatılı ziyaretlerinden biri daha. P.tesi günü yeni başlayan "Bıçak Sırtı" isimli diziyi izliyoruz. Dizide Fikret Kuşkan var ki, ben kendileri ile Oktay Kaynarca, Ziya Kürküt ve ismini şimdi anımsayamadığım dört yağız delikanlının üniversite günlüğünü anlatan ve çok da uzun soluklu olmayan (ki muhtemelen "rayting" denen şey icat olmamıştı, olmuştu da nası ölçüleceği henüz keşfedilmemişti ) Gençler isimli dizisinde keşfetmiştim. O zamanlar yaş tabi nerden bakarsan bak 18:) ay en çok hangisi yakışıklı diye işin içinden çıkamaz ama cüsse olarak minyon tipli olan Ziya KürKüt'e zaten düşük not veren ben, Oktay Kaynarca ile Fikret Kuşkan arasında seçim yapamazdım. Oysa ki o iki delikanlı da kapımda karar vereyim de birisiyle çıkayım diye beklerdi. Ama şu da beni düşündürüyordu, şimdi Fikret'i seçiş olsan Oktay onu döverdi. Oktay'ı seçersem de Fikret kendini alkole verirdi. Şimdi düşündüm de iyiki bi karar verip seçmemişim. Yoksa Türk Sineması iki iyi jönden birini kaybetmiş olacaktı.:)))) O zamanki halimi düşündüm de, yarasa kollu kot pantalon içine sokulmuş kazaklar, kazakların kotun içine sokulması yetmezmiş gibi, bir de pantalon paçaları çizmelerin içine sokulurdu. Bi sokulma modasıdır gidiyordu. Aslında sokulma değil de sıkıştırma modasıydı bu. Çünkü yine o yıllarda kıvırcık saçları şakaklardan sıkıştıran kelebek tokalar da modaydı. Ve ayrıca kelebek tokan yoksa, Serpil Çakmaklı modeli saçları bıngıldak hizasında sımsıkı sıkıştırabilirdin. Şimdi olduğu gibi o zamanlar da akranlarına göre irimence bi kız çocuğuydum. Yani şimdiki zamanımla ilk gençlik yıllarım arasında kalan üç beş yıl oldukça formdaydım. Bundan siz okurlara neyse. Lafı nasılda dolandırdım.

Biz ailecek dizi seyrediyoruz. Nejat İşler'i görünce annem bombayı patlattı " aaaa başbakan'ın yiğeni de oynuyomuş bu dizde"
- nası yani anne.
- basbayağı.
- anne hangi başbakanın
-şimdi ki tayyip'in
- hadi be sende
-valla kızım geçen gün duydum.
- olur mu canım
- ya valla ablasının oğluymuş.
şaşırdım ama annem durduk yere söylemez böyle bişi. bi de diziyi seyredecem ya üstünde durmadım.

ertesi gün. günlerdir beklenen bindirbin gece başladı. finalde esas oğlanla kız evlenceklermiş. biri çıkıp esas oğlan bana para vereyim de uyuyalım demiş. esas kız da öteki kıza daha fazla para vereceğini öğrenince bozulmuşmuş galiba tam bilmiyom ama onu seyrederken annem ikinci bombayı patlattı.
-biliyo musun bu çocuk kimle evlendi.
-hangi çocuk anne.
-hani şu gökgözlü çocuk
-halit ergenç mi anne
- hıı evet.
- kimle evlendi.
- ibrahim tatlıses'in kızıyla.
-ibrahim tatlıses'in kızı mı var anne.
-aaa sen nerde yaşıyon. perihan savaş'tan var ya bi kızı.
- haa doğru ya. eee.
- işte onla evlenmiş
-hadi canım
-aaa sen de her dediğime aaa diyon.
- anne karıştırıyon.
- sen de beni iyice saf yaptın ama.
- ne ilgisi var anne.
- valla kız, selda söyledi.
- bak anne gugıla bakarım ha...
- nası bakcan
- bilgisayardan.
-iyi bak da cahil kalma.
-anne bakıyom bak.
-eee bak kızım
- anne halit ergenç o kızla evlenmemiş.
- kimle evlenmiş.
- ............. isimli bi kızla.
- ibrahim tatlıses'in perihan savaştan olan kızı kimle evlenmiş o zaman.
- bi kebepçının oğluyla.
- aaaaa tüh yanlış mı oldu şimdi.
- anneee.
- efenim.
- anne nejat işler de tayyip erdoğan'ın ablasının oğlu değilmiş.
- aaaaa seldada bana hep yalan haber vermiş.
bi kaç dakika sonra.
-yücel. ayla algan kaç yaşındadır.
- bilmem 60 vardır.
-daha fazladır canım ben çocukken o yetişmiş kızdı. (Bu da annemn klasik yaş tahmin raporu.)
- olabilir semra.
- anne bakiim mi kaç yaşında.
- hadi baksana bakalım kaçmış.
- 1937 doğumlu.
-bak dedim ben benden büyük diye.
-bi de ayten alpman'a baksana kızım.
- 1930
-ee tabi vardır o kadar.

Bi ertesi gün. babaşin canı muhallebi istemiş. Saat: 22.30 civarı.
-semra ne kadar süt alayım. bi tane yeter mi?
-yeter mi?
-ne bileyim sana soruyorum.
-bi şişesi anca ona yeter, ben içicem, duru içicek. yeter mi?
- tamam alıp geleyim.
babam bakkala gider. 1 şişe sütle döner. ben supangle yaparken, annemde kocasına nanelimon yapar. içerden babam seslenir
-hanımlar. kıraç'la sezen aksu şarkı söylüyo.
annem yanıbaşımdan aynı şeyi tekrarlar.
-sezen aksu çıkmış. kıraçla söylüyomuş. gel hadi.
-anne gelemem ki kaynamak üzere sen git.
içeri girince şöyle bi konuşma olur.
-yücel hani sezen aksu.
-işte kıraçla söylüyo.
-kocacım bu mu sezen aksu
-değil mi?
-allahını seversen, bu kızın neresi sezen aksu'ya benziyo.
-ne bileyim uzaktan benziyodu.
-eh be kocacım ne kadar uzaktan da olsa. bu kızın boyu uzun. sezen aksu da boy yok. bu kızın dudaklarıince sezen'in dudaklar köfte.
-ne bileyim öyle sandım.
-üstelik sesleri de benzemiyo.
içerden supangle karıştırırken olaya müdahale ediyorum.
- ay anne. babam funda arar'la sezen aksu'yu karıştırmış alt tarafı. senin gibi asparagas yapmıyo.
babamla ikimiz yerlerdeyiz. annem küsüyor.
-aman size de haber vermeye gelmiyo. bundan sonra bi şi duysam da söylemicem. :)))))

Pazartesi, Eylül 10, 2007

duru iki seçme.

cuma akşamı dedelere gittik. bizim vardığımız saatlerden 1 saat sonra başlayan yoğun yağış sonucu, sanki tüm pencereler açıkmış gibi evi su basmaz mı? ada ile duru bi sürü yer bezi ve iki kova ile su baskınına karşı tam donanımlı askerler olarak olaya müdahale ettik ama inanın ilk başlarda hiç kolay değildi, şakır şakır akıyodu çünkü tüm pencereler. bu duruma duru'nun şu özlü sözleri damgasını vurdu . "ada canımız belada".

7584.kez izlediğimiz winx cdlerinden birini yine koyduk. ama bi süre sonra cd atlayıp baştan itibaren çalışmaya başladı. bi kaç tekrardan sonra ki duru'nun yorumu. "ada, bu cd yorulmuş."

Pazar, Eylül 02, 2007

fotografsız blog...

Tatildeydim.
Sandal ağacının koca gövdesinde, kollarının gölgesi ve güveninde, kokusunun sakinleştirici etkisinde dünyanın sonunda bi yerlerdeydim.

Döndüm.
Üstümde güneşin sıcağı ve denizin tuzu, genzimde sandal ağacının kokusuyla...

Yine gideceğim. Kimbilir bi daha ne zaman.

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Burası Güneyli. İsminin aksine Güneyde bi yerde değil. Oldukça Batı'da. Saros Körfezi'nde. Temizcecik denizi, küçücük yeşil koyu, amatör pansiyon ve apartları ve nasılsa kurnaz olmamış tatlı köylüleri ile hoş bi yer...

Siz hiç balıkçı teknesiyle tekne gezisi yaptınız mı? ordaki evsahiplerimiz aynı zamanda balıkçılık da yapıyorlarmış ve aparttaki tüm misafirlerini teknelerinde ağırlayıp, oradaki koyları da gezdirmek inceliğini gösterdiler...

İşte çocukluğumu hatırlatan balık ağları ve balıkçı teknesiyle gezdiğimizn resmi:)

Bu fotoda Güneyli limanı aynı zamanda Murti'nin sanatsal çalışmalarından bi kare...

İşte bu da "Göğe Bakma Durağı"...

Eline sağlık Murti.

Gökyüzü için çocukların yorumu. Öğretmeni bulutları sıraya sokmuş ne güzel de mi?



Güneyli'de günbatıyo... Haftasonu kaçamağı sona eriyor.Sırtımda güneş yanığı ve .....

Perşembe, Ağustos 02, 2007

Mirgosa giderken kızlarını ormana bırakanlara ibret

- Anneciimmm.
- Efendim Durucuğummm.
- Hani hatırlıyor musun ben çok küçükken...
- EEEEeee.
- Hani sen beni ormana götürmüştün ya...
- Hatırlamıyorum anneciiğiim. Eeee...
- Hani sen beni ormana bırakıp Mirgosa gitmiştin.
- eeee sonra anneciğim.
- Hani sonra kurtlar gelip beni yemişlerdi.
- Nası yani anneciğim.
- Beni yemişlerdi ya...
- Eeee ben seni aramadım mı? gelmedim mi migrostan.
- Evet geldin mirgostan.
- eee aramadım mı seni peki?
- aradın taibi..
- nası aradım peki.?
- durucumm kızımmm nerdesin dedin. çok ağladın.
sonra dedem geldi, annanem geldi onlarda aradılar. ağladılar.
- bu kadar ağladığımız için geldin mi?
- nası geleyim anneciğim. kurtlar beni yedi yaaa...
- ee kızım kurtlar seni yediyse, şimdi burda bunları bana nası annatıyorsun...

Salı, Temmuz 17, 2007

Cake - Never There

Sahne 1

Esas kadın, kırmızı bi ww polo içinde, virajlı ve ağaçlıklı yolda ilerlemektedir. Gözlerinde büyük güneş gözlükleri. Kafasını hafifçe sallamaktadır. Gözlüğünden görülmeyen gözleri yola odaklanmıştır. Arka koltukta babysitter içinde, kızıl saçlı 3-4 yaşlarında bi kız çocuğu. bağıra bağıra fonda çalan müziğe eşlik ederler. (söylediklerini sanırlar:)

ay niid yu arms arand me,
ay nid to fil yu taç.

nevırrrr derrrr yuu nevııı derrr

i need your arms around me
i need to feel your touch
i need your understanding
i need your love so much
you tell me that you love me so
you tell me that you care
but when i need you (baby)
baby, you're never there

Sahne II
Esas kadın araba kullanmaya devam ederken telefonu eline alır... Hem arabayı kullanmakta hem de telefon numarası çevirmektedir(ki kendisi çok becerikli bi kadındır.) Telefonun arama sesi duyulur arada ama açan yoktur. Telefonu kapatıp hafifçe koltuğa attırır. yine yüksek sesle nevirrr derrrr nevııı derrrr . diye bağırmaya devam ederler.

on the phone
long, long distance
always through such strong resistance
first you say you're too busy
i wonder if you even miss me

never there
you're never there
you're never ever ever ever there

Sahne III
Esas kadın bu kez yalnızdır ve artık arabada da değildir. Kalabalık sokaklarda ilerlemektedir. O kadar kalabalıktır ki, hep birileri ile çarpışmaktadır. Sonra gözleri uzakta bi noktaya kilitlenir.
Aradığını bulmuş gibidir.

a golden bird that flies away
a candle's fickle flame
to think i held you yesterday
your love was just a game

you tell me that you love me so
you tell me that you care
but when i need you (baby)
baby

take the time to get to know me
if you want me why can't you just show me
well, always on this roller coaster
if you want me why can't you get closer

never there
you're never there
you're never ever ever ever there

Sahne IV
Esas kadın o kalabalık sokakta yalnızdır ve artık kimse kalmamıştır etrafta. derinden gelen nnevıı derrr sesine doğru yürür ve meydanda toplanmış kalabalığa karışıp, deli gibi hoplayarak, nevııı derr yuu nevıı derrr diye bağırmaya devam eder.

Nasııı şaanee değil mi? Bakın, görün; ne Deniz Akel'den ne de Abdullah Oğuz'dan aşağı kalır yanım yok. harkulade bi video klip senaryosu yazdım. Bundan sonrası senaryoyu hayata geçirecek yapımcıya yönetmene kalmış, onları da ben bulacak değilim ya. herşeyi de benden beklemeyin. Şarkı da klip de bütün "nevıı der"lere hediye olunur. dinleyip eğlenin. deli gibi tepinin.
Yıllardan beri sevgili sibo tarafından pc'me aktarılmış bi sürü CAKE şarkısı kendi kendine çalardı arada. ilk kez alıcı kulağıyla(ne demekse) bu hafta dinledim. Hala aramızda keşfetmeyenler olabilir, bi kez dinlemekle bi şi kaybetmezsiniz.

not: acı gerçek; biri benden önce davranıp şarkıya video klip çekmiş.

Pazartesi, Temmuz 09, 2007

Koliler, sinema, haftagünü tatili, aşk acısı ve krokanlı pasta(çok canım istedi şimdi)

Duru kızım,

Bu yıl ki yaz tatilinin birincisi bu cuma başladı. Sen gittiğinden beri ne yaptım bi bilsen:) Aslında koca bi hiç. Evin içinde koliler üstüste, odanda oyuncakların yerde. Mutfakta çöp torbalarını biriktiriyorum. Bi ara çöp evler buluyorlardı televizyonlarda. Bu kadar koli ve çöplerle beni bulsalar acaba yeni bir çöp ev vak'ası mı olurum. Bilmiyorum.

C.tesi yeni bi çamaşır makinesi almıştım. Eve getirecekler diye koca gün BOSCH'un esiri oldum. Eski makine mi? Sibo ev açıyo biliyosun ona göndereceğim. Kolilerde onun. Bu hafta içinde bi gün boşalacak ev. Yani eve geldiğinde evi değişmiş bulacaksın.

Cuma akşamı pengüvenlere gittim. Orda shutter adında tayland yapımı bi korku filmi izledik. Tabi akıl yoksunu adacıın gece nası uyuyacağını pek hesap etmedi. Gerçi eskiden olsa hayatta korkmazdım ya. yaş ilerledikçe pek bi ödlek oldum galiba. Bunun üzerine ikinci bi film izlemek zorunluluk haline geldi. Zira boynumda bi ağrı nühsetti ki korkudan öldüm... Bunun üzerine pengüvenle ikinci bi film daha seçtik. Onun üzerine şöyle ajanlı bi film izledik. Eve geldiğimde saat 1'i geçiyordu. O gece geç yattım. C.tesi günü ne oldu bilmiyorum ama neredeyse tüm gün tv izledim desem yeri. Kanalların birinde "rüzgar gibi geçti" vardı. Yaklaşık 4 saat boyunca sıkılmadan onu izledim. İki fincan adaçayı, bi fincan yeşilçay içtim. Sonra e2 diye bi kanal var. Şu Baby Tv çılgınlığımız yüzünden merak etmekle birlikte bi türlü izleyemediğim Heroes dizisinin 4 saatlik kısa! bi özeti vardı onu izledim. Artık kim kimdir aşağı yukarı öğrendim. Kısmet artık ne zaman seyrederim devamını bilmiyorum.:) Bebek şef'i izlemek varken ne işimiz var bizim kahramanlarla de mi adacım. Pazar günü de yine tv karşısında pinekledim. Vanilla sky'ı üçüncü kez izledim. Bunu neden yaptım ben de bilmiyorum. Sanki ertesi gün işe başkası gidecek.

Bi de pazar gazetesi okudum. Okurken de aklıma geldi. Bi gün gelecek sen de aşık olacaksın. Umarım o günlerde de yanında olur, gözündeki ışıltıyı, yüzündeki gülümsemeyi, kalbinin çarpıntısını görebilirim. Aşk güzeldir, ama bazen bi şeyler yolunda gitmez ve biter. ya da hiç başlamaz, ona yaklaşamaz ona ulaşamazsın bile. Bazen sen isteyerek ya da istemeyerek bitiren taraf olursun. Bazen de o isteyerek ya da istemeyerek bitirir bu ilişkiyi. Böyle şeyler yaşamamanı dilesem de imkansız olduğunu adım gibi biliyorum. Bu yüzden de aşk acısı çektiğinde yanında olabilmeyi diliyorum. Ama olur ya yanında olmazsam, insan öyle zamanlarda acısını dindirmek için çareler arıyor. İşte bununla ilgili okumuş adamlara sormuşlar. Onlarda yanıtlamışlar. Belki aşk acını dindirmese de bi kaç dakika okuyarak uzaklaşabilirsin hissettiklerinden.

Prof. Dr. Arif Verimli:
Aşk acı değildir, sağlıklı insanlar aşk acısı çekmez, yaşadıkları sıkıntıyı da en fazla 40 günde unutabilirler.

Aşk gerçekten acıtır mı?

Normal, sağlıklı bireyler için aşk acısı söz konusu değildir. Sağlıklı bireylerin yaşadığı şeyin adı hayal kırıklığıdır. Bu da acı olarak değil ancak sıkıntı olarak tarif edilebilir. ( Fazla mantıklı, eğer acı çekiyorsan kendini anormal sanma. acı normal. yeter ki uzun sürmesin.)

Aşk acısını unutmanın belli bir süresi var mı?
Aldatma, terk edilme gibi duyguların maksimum yaşanma süresi iki ay sürebilir. Bu süre uzadıkça olay karmaşıklaşır. Bu da bireyin ruh sağlığının bozulduğu anlamına gelir. ( Bak adam haklı iki aydan fazla bi süredir acı çekiyosan, seni kolundan tutup doktora götürmeden önce sen git börtlenim)

Seks yaşanırsa unutmak zorlaşır mı?
Eğer seks kişi tarafından hayatının önemli ve değerli bir aktivitesi ise bu durumda ayrılığın getirdiği acı artabilir. Bu, kişinin sekse verdiği anlamla ilgilidir.

Sizce aşk acısını unutmanın en iyi yolu ilaç mı, zaman mı?
Aşk acısı normal olmayan bir boyutta yaşanıyorsa, ancak ilaçla geçer. Ruh sağlığı yerinde olan kişilerin acısını ya da sıkıntısını ise zaman geçirir.

Yeni bir ilişki aşk acısının ilacı olabilir mi?
Eskisini unutmak için yeni bir ilişki yaşanabilir. Ancak seçimin bu kez doğru yapılması lazım. Doğru seçim yapılmazsa bu ilişki de kısa sürer o zaman çekilen acı artar. Ancak doğru yapılırsa eskisi unutulur. ( Yeni bi ilişki eski acını unutturmaz. Acını katlamana neden olabilir. Unutma çok da sağlıklı düşünmüyorsun turuncum)

Kadınlar mı erkekler mi daha kolay unutur?
Erkekler kesinlikle daha kolay unutur. Erkek ve kadın beyni birbirinden kesinlikle farklıdır. Kadın ve erkekler aşk konusunda aynı şeyi düşünmezler. Biyolojik özellikleri nedeniyle erkekler daha kolay ve çabuk unutur. (Erkekleri suçlama, bu onların doğası gereği. Bak o seni unutmuş bile olabilir şu saatlerde. Sen de aklını başına topla benim tarçınım.)
Prof. Dr. Nevzat Tarhan:
Kadınlar aşktan yaralanır ve acı çekerler. Ve bu acıyı kadınlar erkeklerden üç misli daha çok yaşar ve daha geç unutur
Aşk gerçekten acıtır mı?

Erkekler aşka erotik bir anlam verirler. Aşk acısı çekmezler. Ancak kadınlar aşka duygusal anlam verdikleri için acı çeker. Kadınların yaşadıkları duygusal zedelenmenin adı gerçek bir yaradır, acıtır. (Bak Nevzat amcaya götürebilirim seni. En azından acı çektiğini biliyor.)

Aşk acısını unutmanın belli bir süresi var mı?
Duygusal yoğunluğa ve kişilik yapısına göre durum değişir. Bazıları hiç unutmaz, (sakın ama sakın bunu bi takıntı haline getirip hayatın tadını kaçırma böcüküm) travma olarak akıllarında hep kalır. Gençlik yıllarındaki aşkları için ileriki yıllarda alkolik olanlar bile vardır. (Pes yani diyorum ben de.)

Seks yaşanırsa unutmak zorlaşır mı?
Kadınlar için yaşanan seks, unutmayı zorlaştırır. Erkek, cinselliğin olduğu aşklarda gol atma duygusu yaşar. Kolay ulaştığında unutması kolaylaşır, zor ulaştığında zorlaşır.

Sizce aşk acısını unutmanın en iyi yolu ilaç mı, zaman mı?
Aşk acısı çektiğini söyleyenlere benim tavsiyem ilgi alanlarını değiştirmeleridir. (sana bi fotograf makinesi mi alsak, yoksa müziğe mi başlamak istersin fantakafam) Bunu yaptıkları halde başarılı olamazlarsa ilaç alsınlar.

Yeni bir ilişki aşk acısının ilacı olabilir mi?
Yeni bir ilişkiye kaçmak aşk acısını hafifletiyor gibi görünse de rastgele ilişki kurulmuş olur. Bu nedenle büyük olasılıkla ilişkide hayal kırıklığı yaşanır, eski aşkın yenisiyle unutulması, yaralıyken zordur.

Kadınlar mı erkekler mi daha kolay unutur?
Kadın affeder ama unutmaz. Erkekler ise çok kolay unutur. (Bak iki doktor amcada unutma konusunda hem fikir. Hadi yanımdaysan bi çay suyu koy. Ben kremalı pasta almaya çıkıyorum. krokanlı. uzaktaysan pastayı sen al (tabi hala diabet olmadıysam::)) ) ben çay suyunu koyarım.)

Perşembe, Haziran 21, 2007

Pazar, Haziran 17, 2007

babalar günü

Bugün Babalar Günü'ydü. Hafta günü (haftasonu) babamın toplantısı varmış, büyük adamlarla, aslında babamda kalacaktım hafta günü ama gelemedi işte. dün aşkam yyuuusiiinin düğününe götürdü ADA'm beni. Aşağıdaki gibi giyindim ve Ada bana makraj yaptı.

Hazırlandıktan sonra ada ile yuseye bale gösterisi yaptım. Sonra harkan bizi alıp çooluya götürdü abarayla. Düğüne gititğimiz de adanın bi sürü iş arkadaşı da ordaydı. Hepsini tanıyom artık ama ada isimlerini yazma dedi, o yüzden size sölemicem.

Herkes dansederken ben de etmek istedim ama annemin arkadaşları bana çok güldüler. gülsünler. olsun. onlar hiç dans edemedi ya. ben hiç olmazsa dans edecek birini buldum. kız mız ama dans ettim ya. ohhhhhh.

sonra oyun havası çaldı, herkes oynadı. ada da oynadı.

Gece geç geldik eve, hemen uyudum. çünkü yarın babam gelcekmiş annem öyle dedi.

Sabah adayı uyandırdım. içeri gidip nikolodyon açtık. "Sünger Boku" izledim. Aslında ismi başka bişi ama ben unutuyorum.Babam aradı geliyomuş, kahvaltı hazırladım babama. bi de hediye almıştım bi de okulda hediye yapmıştım öğretmenimle onları verdim. Çok sevindi. Birlikte kayıköye gittik. Çok eğlendik. Ada'ya sordum. "Babam artık bizle mi kalacak." ada "hayır , misafir oldu bize akşam evine gidecek" dedi. olsun yine de çok güzel zaman geçirdim. Çok mutlu oldum.

Cuma, Haziran 15, 2007


Denizde kararti var bu gelen kayik midur
Ben özledum yarumi ağlasam ayip midur


Oy dumanlar dumanlar hep dağlari sardunuz
Yüreğumun derdini bilsenuz ağlardunuz

K'arardi karadeniz taşti bu yana taşti
Haber verun yarume gözlerum doldi taşti

Gemi mil ilen olur sevda dil ilen olur
Güzeller çok var ama meyil birine olur

Perşembe, Haziran 14, 2007

De Ja Vu (zırvaladım okumayın)

Dün gece, Dudu erken uyudu. 22.30 gibi.

Tv'den öyle uzak kalmışım ki, zap yaptığım tüm kanallar ve kanallarda gördüklerim çok yabancı geldi. Biraz www.oyunus.com 'da wordabula oynadım.Süper sözcükler yazıp, kendimi takdir ettim. Sonra gözüme, p.tesi gecesi süpürgesiz cadılık görevini yerine getirirken duduşla ilgilenen, onu kreşten alıp, karnını doyurup, ilgilenen Yuse ile Harkan'ın seyrederiz diye getirdikleri ama seyredemedikleri "Dejavu" filminin VCD'si ilişti.

Açıp, izlemeye başladım. Film çok iyi miydi? Kötü değildi. Ama finali pek beğenmedim. Filmde, iyi adamlar, kötü adamı yakalamak için yeni bi teknoloji kullanıyorlar ve 4- 4,5 gün öncesini saniye saniye izliyorlar. Önce bunun uydular yardımı ile yapıldığını söylüyorlar ama sonra öğreniyoruz ki, gördükleri geçmiş değil. Yani görüntü o ana ait.Allahım anlatamadım. Sonra da o ana müdahale ederek olacakları değiştirmeye çalışıyorlar. Hoşuma giden tarafı şuydu. Zamanın akışına, geçmişe müdahele etmeye çalışmaları, gelecekte bi şeyleri değiştirmedi. Keşke finali de bu düşünce üzerine kurabilselerdi. Filmin bi yerine kadar, "ilahi güce, zamanın akışına ne kadar müdahale edersen et, sonucu (kaderi) değiştiremezsin" diye düşünüyorsun. "Kelebek Etkisi"nde geçmişe müdahale ne kadar zarar verici ise; bu filmde zamana müdahale o kadar zararsız, etkisiz bir hal alıyor. Aman boşver canım filmle ilgili konuşmak istemiyo galiba.

Sadece şunu söylemek istiyorum. Geçmişi değiştirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ama zaman zaman verdiğimiz minicik kararlarla, hayatımızın akış yönünü değiştirdiğimize inanıyorum. Bizim için basit bir "evet" ya da "hayır", eylem ya da eylemsizlik kendi hayatımızla birlikte, tüm evrenin de yolunu değiştirebiliyor bence. Dünya üzerinde milyarlarca insan olduğu, verilen küçük kararlarla hayatın akışını değiştirdiği düşünüldüğünde, gelecek sürekli yatak değiştiren bir nehir gibi akıyor demektir. O zaman şunu soruyorum kendime "yazılan sabit bi kaderin varlığından söz etmek mümkün mü? ya da kaderi yazan yaratıcı bu değişen akışı bile önceden görüp planlayarak mı yazıyor bu kaderi."

Yer Tanrısı ve Hızır, Hazır Nazır Ekibi ve Süpürügesiz Cadısı:)

Cicik Duru;

Meraktasındır belki ya da bu ADA amma da tembel çıktı iki satır yazmaya bile üşeniyor oldu diye düşünüyorsundur. Değil tatlım. Üşenmek değil bu... Çok param olsa başımı kaşımaya bi adam tutardım şu sıralar. Ve yazıya kabiliyetim olsaydı, acayip entrikalar ve komplelerle(komplo muydu) dolu, trajikomik ve aynı zamanda gerilimli bir kitap yazabilirdim.

"Aslında herşey bundan 5 sene önce başlamıştı" cümlesi olurdu kitabın ilk cümlesi. Yer Tanrısı (ki kesinlikle dalga geçtiğim düşünülmesin, kendisi için duyduğum en uygun yakıştırma) ve ekibi; kısa boylu hafif tıknaz ve takma akıllı romanın kötü kahramanıyla yüzyüze geldiklerinde, her iki tarafta birbirini ölçüp tartmış, notlarını vermişlerdir... Notlarının kaç olduğunu söylemeyeceğim ama kötü adam bu nottan hoşnut olmamakta, akıl arkadaşının taktığı akıllarla, Yer Tanrısı'nı gereksiz yere rahatsız ve taciz etmektedir. Yer Tanrısı bu, bir iki üç neticede yarı ölümlü olan Tanrı'nın sabrı taşmış ve Hızır, Hazır ve Nazır ekibi ile süpürgesiz cadısına,
"yaptığı bir değil iki değil yeter artık. birilerini buna notunu söylemeli" demiştir. Bu cümle üzerine iş başına gelen ekibi, yokluğunda epey bi işler karıştırmıştır:))) Döndüğünde krallığının başına gelen karışıklık karşısında, muhtemelen bıyık altından gülerek olanları dinleyecek ve engin Tanrısal güçleri ve ekibinin de küçük yardımları ile işleri yoluna koyacaktır.

Aslında çok yazasım, herşeyleri anlatasım var ama "meslek sırrı" dedikleri bi sorumluluğum da var. O yüzzden ısrar etmeyin ağzımı açmayacağım. Şu bir haftada öyle çok güldük, öyle çok sinirlendik, öyle çok üzüldük, öyle çok strese girdik ki, anlatılır gibi değil (anlatılır da dedim ya meslek sırrı:) ) ... sonuç olarak Yer Tanrısı ve ekibiyle çalıştığım için mutluyum.

Pazar, Mayıs 27, 2007

En büyüğü 36, en küçüğü 29 yaşında üç kız çocuğuna sahipler.

Biri 3,5 yaşında diğeri 3 aylık iki torunları var.

Biri bulmaca çözmeye, diğeri de yeni keşfi internette bi şeyler yazmaya bayılıyor.

Bugün Kıyıköy'ye turstik gezi yaptılar.

Yanlarına büyük kızlarını ve büyük torunlarını aldılar.

Denize karşı çay içtiler, küçük bi kasab lokantasında ızgara yediler, taş oyma bi manastıra gittiler, torunla kız ayaklarını denize sokarken arabada beklediler, dönüş youlnda her Kıyıköy dönüşü gibi, manda yoğurdu peyniri ve tereyağı aldılar.

Çok güzel bi gün geçirdiler.

Cumartesi, Mayıs 26, 2007

herşey zamanla değişiyo tarçınım. istekler, arzular, beklentiler, heyecanlar... Nasıl da bi heves le başlamıştım yazmaya. benden sana kalacaktı, bu küçük anılar. Hatırlayamadığın döneme ait yaşanmışlıklar... küçük bedeni ve kocaman yüreğini anlatacaktım sana. Oysa ne zamandır kelimelerim yerinde değil. hızlı akıp giden zamana, sen ayak uydurup hızla büyürken, ben zamanı durdurmuş gibiyim. Birbirinin benzeri günler geçiyo, birbiri ardı sıra... sen büyüyorsun. Artık sofrayı kurmakta bana yardım ediyorsun. Ayakkabılarını ters giydiğinde, "ters giymiş duru" dediğimde, "farkındayım anne" diyorsun. artık eskisi kadar sıklıkla "ada" demiyorsun bana. bi zaman sonra sadece annen olacağım sanırım. hala yemek yemiyorsun. çok sık antibiyotik kullanıyorsun. arada bi kavga ediyoruz seninle. uzlaşmayı biliyorsun ama arada senin de damarın var (ırsi sanırım) ayak diriyorsun. beğenilerin oturmaya başladı. neyi ne zaman giymen gerektiğine kendin karar veriyorsun. sıklıkla büyüdüğünden artık abla olduğundan bahsediyorsun. artık geçmişi hatırlıyorsun. senin de geçmiş hafızan var. sadece zamanları karıştırıyorsun, tüm geçmişler senin için "gün akşam". evde yalnızlıktan hoşlanmıyor, birilerinin evde seni bekliyor olmasını istiyorsun. oysa ben yalnızlığı seviyorum. artık bisikletini çok güzel kullanabiliyorsun. bazen gözlerinde benim bakışlarımı yakalıyorum, içim bi hoş oluyo. sevinmek gibi değil, üzülmek gibi değil, garip bi duygu işte... aslında yazılacak ne çok şey yaşandı...

seni çok seviyorum böğürtlenim. çok........

Çarşamba, Nisan 18, 2007

yapılan yolculuk













Çarşamba, Nisan 11, 2007

Babuba

Güzel bir trakya türküsüdür. bizim buraların türküsü. bulursanız dinleyin...

Sevdiğim iki gözüm
Ellere yar oldu ba bu ba
Kara tren aramıza kara duman ekti de
Gözgöre göre yazık eyyuba
Buraları sevemedim
Gönül orada
Yanıyorum tuz biber yarada
Deli gönül eremedi
Eyvah murada
Ölüyorum tuz biber yarada
Gözlerimin karesi
Kırmızı nar oldu ba bu ba
Meriçin azgın suyu
Aramıza girdi de
Gözgöre göre yazık eyyuba

Cumartesi, Mart 31, 2007

Güzel cümleler kurmak, birilerini en doğru ve en eksiksiz tariflemek gibi bir yeteneğim ne yazık ki yok. benim sadece öykülerim var. Yaşanmış... geç kalan bi post bu... beklenen bi post aslında.
aklımda bi öykü var. hava kararmak üzere, kasabanın minaresinden "Allahu ekber" sesi yükseldiğinde, eve dönüş için geç kaldıklarını anlamakta abla. kardeşini de kendisi gibi koşması için zorlamakta. küçük bacakları ablasının hızına dayanamayıp dolaşmakta. tüm kestirmeleri bilmekte abla, en kestirmeden gidebilmek için üç eltilerin arka bahçesinden geçmeliler, dar ve taşlı bi patika... dolanan bacaklarına engel olamayan kardeş, o küçük patikadan yuvarlanmakta ve beraberinde neredeyse kendi bedenin yarısı bi taşı da yuvarlamakta. küçük kardeş yerçekimine karşı koyamayıp, toprağa kapaklanmakta ve o koca taş, incecik el parmaklarının toplandığı pamuk gibi elinin üzerinde... Küçük kardeş acıdan gözleri dolu, ama abla telaşlı, taşı kaldırır, eline bile bakmadan koşmaya devam etmesi için onu zorlar. Ezan sona ermeden evin kapısını çalarlar. nefes nefese... o zaman abla dönüp küçük kardeşinin eline bakar. o minik eli üç katı gibi olmuş ve morarmıştır. Boğazına koca bi yumru düğümlenir. Sonrasında anneleri çiğ patates rendesi, çiğ et, rende soğan gibi ev ilaçları ile tüm şişliği geçirir iyileştirir küçük kardeşi.

Arada aklıma geldikçe bu öykü, yine o yumru düğümlenir boğazıma. üzülürüm o küçük kardeşin şişen eline. Canım kardeşim, küçük kardeşim, kızıl meleğim... Ayşenaz'ımın annesi. Bebeğimiz hayırlı uğurlu olsun. Allah uzun ve sağlıklı, mutlu ömürler versin, acısını göstermesin...

Pazartesi, Mart 26, 2007

olmadı.
yeni haline ilk postum olsun. Sadece izin vereceklerimin okuyacağı bi blog planlamıştım ama şimdi ne istediklerim ne de istemediklerim; kimse okuyamıyor. sadece kendime özel bi blog oldu sonunda. içimden geldiği gibi yazabilir, içimden geldiği gibi anlatabilirim. tabi anlatacak bi şey kaldıysa hayatımda...

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Geçen haftasonu, soğuk bi yolculuktan sonra Şirin'e ulaşabildik. Ayşenaz'ımızın gelmesine sayılı günler kaldı. Adet bu ya, Ayşenaz'ın odasını görmeye misafir geldi geçen c.tesi. Gelen misafirlerden biri de Dudu'nun arkadaşı Ceren'di. Önce Ceren, Dudu'ya hediye gelen eteği beğendi ve giymek istedi. Biz de izin verdik. Biraz sonra Dudu geldi. Ada ben elbise giyeceğim dedi. İyi dedim. Gittik kırmızı elbisesini giydik. Ben mutfakta kek yapmakla uğraşıyordum, bi ara içeri girdiğimde, Dudu'nun ağlamaklı gözlerle Ceren'e bakıp, kırmızı elbisesini kemirdiğini gördüm. Yanına gittim. Adacım neyin var dedim. Ada ben başka elbise giyeceğim dedi. İyi, gittik başka elbise yok. Ama eski kot eteği var. Yaşasın dedi. Bi hevesle giydi. Ben tekrar mutfağa gittim. Döndüğümde, Dudu'ya hediye gelip Ceren'in giydiği eteği Dudu, Dudu'nun kot eteğini de Ceren giymişti. Henüz olayın vahametine varamamıştı ki. Ceren'in teyzesi Dudu'nun fotograflarını çekmeye başladı. İşte bu bardağı taşıran son damla oldu, iki genç kız arasında. Ceren haykırırcasına;
- Teyze çabuk sil o fotgrafları, hiç güzel çıkmadı Duru. dedi.
Duru üzgün üzgün baktı Ceren'e.

Bi müddet sonra, Ceren bale gösterisi yapmaya başladı. Herkes alkışlayınca, Dudu kendini ortaya attı. "Bakın bana, beni isleyin. Bakın nası yapıcam" nidaları ile odanın bi köşesinden öbür köşesine koşmaya, bacaklarını ayırmaya çalıştı. Bu arada Ceren'in babası nezaket olsun diye alkışladı. Dudu durumdan memnum ama Ceren'in ağzından:
-Babam da iyice çılgınlaştı. cümlesi dökülüverdi.Bi ara rakip olduklarını unutup, elbirliği ile Ayşenaz'ın odasına girip tüm çekmeceleri dökmeyi, buldukları küçük çorapları giymeyi bile becerdiler. O gece Dudu olmadığı kadar kıskançtı ve Ceren de ondan aşağı kalmıyordu.

Bi ara Ceren bale elbisesini göstermek istemesiyle, Duru'nun keyfi iyice kaçtı.

Yine Ceren'in babasının yaptığı iltifatlarla kendisine gelen Duru, geceyi kazasız belasız atlattırdı. Ama asıl güzel olan kızlarmızın çok dürüst olmasıydı. İkisi de hiç bir çekince göstermeden, birbirlerini pek sevmediklerini söylediler.


İşin aslını isterseniz, üç gündür o kadar yorgun ve yoğunum ki, keşke c.tesi gecesi üşenmeden yazsaydım diye düşünüyorum şimdi. Çok keyifsiz ve tatsız bi şey oldu ama, yaşanırken inanın çok eğlenmiştik. Yine de Duru'nun ilk kıskançlık krizi olarak blogdaki yerini almalı diye düşündüm. Okumasanız da olur.

Cuma, Şubat 23, 2007

Dudu'nun minik burnu

Benim bildiğim çocukluk hayatı boyunca yapılan yaramazlıklar sonucu diz ve dirseklerde kabuk bağlayan yaralar dışında, aşağı yukarı her çocuğun meraktan denediği ve başına iş açtığı şey nedir diye sorsam, değişik cevaplar gelir. Peki hiç hayatınızda burun deliğine nohut, fasülye türü yuvarlak nesneleri sokma girişiminde bulunan bi tanıdığınız var mı diye sorsam. hemen hemen hepsiniz "aaa evet hatırlıyorum" dersiniz. Şimdi sorarım size, bi çocuk neden burnuna bi şey sokmaya çalışır... Nasılsa ağzımdan yiyebiliyom burda da bi delik var, belki burdan da yiyebilir mi diye düşünüyor. Hem böylece yiyecekler direkt beyne karışıp, bizi daha aln rlenakıllı yapar diye mi düşünür? ya da du bi sokayım bakalım annem aferin diyecek mi diye düşünür. ya da du sokayım da bizimkiler sakin sakin oturmasın azcık telaşa düşsün diye mi hesap yapar. hayatta en çok korktuğum şeylerden biridir beni. Bir diğeri de yemek borusunun tıkanması. Böyle bi şey başımıza gelmişti zamanında ve kendimden beklmeyeceğim bi soğuk kanlılıkla işaret parmağımı boğazına kadar sokup o parçayı başarıyla çıkarmıştım.

Bugünki yemek sonrası sürprizimiz çerezdi. Birlikte çerez yiyip çizgi film izliyorduk. Sonra duru:
- ada çıkmıyo bu
diye sakince yanıma yaklaştı.
-ne çıkmıyo annecim?
burnunu gösterdi. Küçük burnunun sol kanadında burnu kadar büyüklükte bi şişlik vardı. Korktuğum başıma gelmişti. Duru burnuna koca bi leblebi sokmayı başarmıştı.
-korkma anneciğim hadi gel banyoya gidelim (korkma duru ben yeterince korkabilirim. Çıkaramazsak ne yaparız. Ayşeni ararım bizi acile götürür. nası çıkarırlar acaba? burnuna biş ey olur mu)
- ada canım acıyo (gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı)
- hadi adacım. hani sümüklerin akarken nasıl sümük çıkarıyorduk. hıkk de annecim...
- fışşşşşş
- bi daha annecim...
- ada olmuyoo...
- bak bana annecim başka bi şey deniyeceğiz. Böyle yap bakalım.
Şöyle genizden gelen koca bi hırıltı çıkararak gösterdim. Duru da aynısını yapmayı başardı ve hain leblebi banyonun taşları üzerine uçup yuvarlanarak, meleğimin küçük burnunu terk etti. işt böyle de bi anımız oldu duyrulur.
edtb ıüsyıı de

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Eski Bir Aşk Hikayesi (BölümIII )

Evet bi önceki videonun devamı olup, söyleyecek pek bi şey bulamıyorum:)

Eski Bir Aşk Hikayesi (BölümII )

Her yaşayan bilir, çocukla ya da kızla karşılaşılır, gönül koyulur, sonra eve gidildiğinde eş dostla gecenin ayrıntıları konuşulur, irdelenir. İşte Duru'nun Egemen'den sonraki hali, gecenin ayrıntıları ve Duru'nun "biz sadece arkadaşıız" bile diyemediği sahneler...

Not: Alıcınızın ayarıyla oynamayın. Sanatsal olan filmimiz kameraman tarafından yamuk çekilmiştir.


Eski Bir Aşk Hikayesi (Bölüm I )

Yer bi köy düğünü
Tarih geçmiş bi zaman
Duru ve ilk aşkı Egemen:)


Salı, Şubat 20, 2007


Size Dudu ile uyku mücadelemizden hiç bahsetmedim değil mi? Gece saat 21.00'i ila Dudu'nun uyumaya karar verdiği saatler arasında (ki bu saatler sanılmaya 21.30- 22.00. en erken 22.30'dur) yaşadığımız uykuyu getirme merasimleri inanın sayılmayacak çoklukta ve yaratıcılıktadır. Benim uyutmak için bulduğum yöntemlere karşı, Dudu'nun geliştirdiği uyumama yöntemleri bir kitap yazmaya yetecektir. İşte dudu'dan uyku incileri.

- ada sana bakkaldan yogo alayım. (gece saat 23.00 civarı)
- ada annane beni çağırıyo , ben gideyim.
bezgin bi şekilde yatağına yatırdıktan 15 dakika sonra kapımda belirip;
- ada pengüvenler nası ses kıçarır. (çocuğu uyku tutmamış nasıl ses çıkarıyo bu penguenler acaba)
- ada yatağıma yatıcam.(benim yanımda uyumaya çalışıyorsa)
- ada yanında yatıcam (yatağında uyumasını istediysem)
- ada süt (koca bi biberon sütten sonra)
- ada çooookkk susadım. (Aynı Büdü gibi "Edi ben çokkkk susadım)
- ada daha karannık olmamış (sitedeki aydınlatma lambaları sağolsun)
- ben dedemle uyucam.
- ben bebi tivi seyrederken uyucam.
- oycaklarımı toplayım uyucam.
- masat (masal anlat anlamına geliyor ki, bi varmış bi yokmuş diye başladığınızda dudu şöyle diyo, onu diiil, kımrızı başlıklı kızı, onu diil sindirrellayı, onu diiill. .......... )

Bunca mazerete ben de bi takım yöntemler geliştirdim tabi. Dün gece Dudu hanım odasında uyumaya karar verdi. O karkolasında ben de odasındaki halının üzerinde uyuyacağız. Gittik odaya. Ne mümkün, sağa dönüyor sola dönüyo, su istiyo, yastık beğenmiyo, üstünü örtmüyo... Bi sürü gevezelikten sonra, "artık uyu sinirleniyorum ama" dedim. Bu arada yine üstünü açtı. "Duru üstünü örter misin? Bak hala büyük kız olamamışsın. Büyük kızlar kendileri üstünü örterler, hiç açmazlar, hem üstün açık olursa büyüyemezsin de" gibi birbirinin benzeri cümleleri sıralarken Dudu hanım yattığı yerden yine dile geldi. "Ada lütfen uyur musun?" önce ne olduğunu anlayamadım, konuşmaya devam ettim bu kez "Ada artık uyusan." dedi. Ben yine susmayıp üstüne örtmelisin nutkuna devam ediyordum ki, kafayı kaldırdı. "ada sinirleniyorum ama uyuyup susar mısın?" diyerek diologa son noktayı koydu. Ben de gülsem mi ağlasam mı ruh haliyle sessizce durdum. Bi müddet sonra bi şıpırtı ile kafamı kaldırdım. Dudu karyolasının mobilyasını yalıyo. "eeeeee yeter artık Dudu" diyerek kalktığım gibi kendimi kendi yatağıma attım. Aradan 10 sn.geçmeden, koltuğunun altında minik yastığı ile bizimki belirdi. Aradaki konuşmaları geçeceğim, en sonunda neden geldin buraya diye sordum. "seninle uyumak istiyorum" dedi. "İyi de neden benle uyumak istiyorsun" diye sorduğumuda, hiç bi annenin karşı koyamayıp, hemencik koynuna alacağı bi yanıt geldi bizim Dudu'dan. "Seni Seviyorum İçin."

Pazar, Şubat 18, 2007

AŞK

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.


Cemal Süreya

Perşembe, Şubat 08, 2007

Salı, Şubat 06, 2007

Ada'lar; Adaçayı İçer, Soya Fasülyesi Yer

:)))
Pazartesi günü elimdeki bi sürü tahlil kağıdını doktora uzatıp, sevimli sevimli gülümseyerek sonuçları dinlemeye başladım. Engin (Google sağolsun) tıp bilgime dayanarak, yapılan son tahlil haricinde çok da aksi giden bi şey olmadığını biliyordum. Ama asıl merak ettiğim, bi türlü okuyup yorumlayamadığım o tahlilin sonucuydu. Doktorda bunu bilir gibi, en sona bıraktı onu. Bu iyi, şu tahlil için bunu yapacağız v.s. v.s.

Sonra beklenen tahlili aldı, sakinlikle baktı ve şöyle dedi. "Endişelerinizde haklısınız. Görünen o ki, süreç başlamış gibi. Değerlere bakarak en fazla 5 yıl diyebilirim. Eğer çocuk düşünüyorsanız önümüzdeki 1 yıl içinde yapın. Sonrası için mümkün olmayabilir."

Gülümsememi bozmamaya çalıştım. "Ne yapılabilir" dedim. "Süreci engellemenin, ertelemenin ya da geciktirmenin bi yolu ne yazık ki yok. Şu an başlamadığı için de tedavi uygulamayacağız." dedi.

Sessiz kalıp, başımı salladım, herşey çok doğal ve yolundaymış gibi. Bunu öğrenme ihtimalini bilerek gelmiştim. Ama duymak sarstı beni. Kadınların %1 ya da 2'sinin başına gelen bir şeymiş bu durum. Doktor "Adaçayı ve soya iyi gelir" dedi. Başlıkta da görüldüğü üzere, pek yakıştı adıma.

Yapacak bi şey yoksa, bekleyeceğiz kendilerini... Bol ada çayı ve soya ile.

Hoşgeldin erken menapoz.

Çarşamba, Ocak 31, 2007

Bu gidişle 2015'i göremeyebiliriz

Aşağıdaki yazıyı emailimde kayıtlı tüm adresle gönderdim. Amacım biraz daha fazla kişiye ulaşabilmek, 3,5 yaşında bir kızım var ve 2015'de 11,5 yaşında olacak. Ve benim kızım gibi milyonlarca çocuk var. Belki işe yarar diye düşünüyorum. Belki biraz daha geciktirebiliriz. Biraz daha duyarlı olup, ufacık önlemlerle belki.... Bilmiyorum. Sonuna kadar okumak için sabır gösterdiğiniz için de teşekkür ediyorum.


Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni ve Bilgi Üniversitesi’nde küresel ısınma konulu dersler veren Ömer Madra, CNN'de Gece Görüşü programında yayınlanan bir söyleşisinde oldukça ürkütücü tespitlerden bahsediyor. İşte geçen haftalarda yayınlana söyleşiden çırpıcı başlıklar ve Madra’nın korkutan tespitleri:
• Sorun enerji dengesinin bozulmasından kaynaklanıyor. Medeniyet büyük tehlike altında. Okyanuslar ısınıyor.
• Dünyanın akciğeri dediğimiz tropik yağmur ormanları, kuraklık yüzünden bir-iki yıl içinde yok olabilir, milyonlarca yıldır var olan 200 metrelik dev ağaçlar kökünden devrilebilir. (Yaşarken karbondioksit emen ağaçlar, öldükten sonra karbondioksiti geri bırakıyor.)
• NASA’dan James Hanson’a gore gezegen 1 milyon yıldan beri en sıcak günlerini yaşıyor. Hanson ekliyor: "Bir şeyler yapmazsak “2015’i zor görürüz.”
• Bu ne karamsar tahmin demeyin. Beteri var. Tabiat ana teorisini ortaya atan bilim insanı James Lovelock ise “Artık iş işten geçti, ne yapsak boş” görüşünü savunuyor ve o da ekliyor: “Kuzey Kutbu'nda bir 500 milyon kişi kalırsa kalır, diğerleri için yapacak bir şey yok.”
• Kutuplar ısınıyor. Beyazken güneş ışınlarını yansıtan buzullar eridikçe, alttan lacivert deniz ya da kara parçası çıkıyor. Daha koyu olan buzul güneşi geri yansıtamıyor ve böylece daha çok ısınıp daha çok eriyor. Tam bir kısır döngü.
• Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore bu konuda bir belgesele imza attı. Adı “An Inconvenient Truth”. Türkçeye “uygunsuz gerçek ya da rahatsız edici gerçek" olarak çevrilebilir. Hâlâ ülkemizde gösterime girmedi, bekliyoruz.
• Konuyla ilgili yeni bir de keşif var. Okyanusların dibinde buz kristalleri şeklinde metan gazı yumruları milyonlarca yıldır kimseyi rahatsız etmeden bekliyordu. Isınmayla ve altında kaldıkları buzulların erimesiyle ortaya çıkmaya başladılar. Bu ne demek? Metan salınımının artması demek. Şöyle söyleyeyim: Metan, küresel ısınmada, karbondioksitten 20-22 kat daha etkili.
• Dünya tarihinde ilk kez bir meskun ada haritadan silindi, üstünü sular kapladı. Yok artık. Hindistan’da Bengal Körfezi’nde, 10 bin kişinin binlerce yıldır yaşadığı bir ada geçtiğimiz ay boşaltıldı. Yani küresel ısınma dünya haritasını değiştirecek kadar “cüretkar.” Üstelik bu sadece başlangıç, devamı gelecek göreceksiniz.
• Aslında gezegen 251 milyon yıl önce de benzer bir felaket yaşamıştı. Nedeni tam belli olmasa da, Sibirya’daki volkanik patlamalar etkili olmuştu. O zamanki sıcaklık artışı 6 dereceymiş. Dünya 15 yılda 6 derece ısınmış ve felaket olmuş. Şimdiki beklenti ne, biliyor musunuz? Önümüzdeki yıllarda gezegenin ısısı yine 6 derece artacak. O zaman sadece metan salınımıymış problem, şimdi bir de endüstri devrimiyle gelen karbondioksit de var. Uzun lafın kısası yaşamın yüzde 90’ı yok olacak.
Peki ne yapılmalı?
Tüm yük bizim kuşağın omuzlarında. Yani çocuğumuz ya da torunumuzun elinden bir şey gelmez, vakit yok çünkü. Herkesin bildiği, bizim de içinde bulunduğumuz birkaç ülke dışında tüm dünyanın taraf olduğu KYOTO Protokolü aslında sembolik bir anlam taşıyor. Herkes uysa, gaz salınımları yüzde 5 azalacak. Ama dünyanın acilen ihtiyacı olan rakam ne? Yüzde 60! Hatta bu rakam ABD için yüzde 90!
Haydi bunlar devlet politikaları, bireysel olarak ne yapabilirim derseniz, işte size Ömer Madra’dan birkaç tavsiye:
• Evlerde, bildiğimiz Tungsten ampuller artık kullanılmamalı. Yerine yüzde 75 daha az enerji harcayan tasarruflu ampuller var. Her yerde satılıyor.
• Göğü ısıtmak kadar çılgınca bir şey olamaz. Kafelerin bahçelerindeki o gazlı, şemsiye şeklindeki ısıtıcılar kullanılmamalı. Fenerbahçe taraftarı kış mevsiminde üşümesin diye Saracoğlu Stadı ısıtılmamalı.
• Plazma TV’ler, gerçekten ihtiyaç yoksa satın alınmamalı. Vergi oranları artırılmalı. Muazzam enerji harcıyorlar çünkü.
• Otomobil kullanımında ortak havuza geçilmeli.
• Belki de en yaygın yanlış, elektrikli cihazlar “stand by” yani bekleme konumunda bırakılmamalı. Orada da yüzde 25’e varan enerji kaybı söz konusu çünkü. Üstünden kapatmak o kadar da zor değil.

Pazartesi, Ocak 29, 2007

Bunları biliyor mıydınız? (özel istek üzerine)

- Solak olduğumu,

- "Sen deli bi kadınsın". diye cümle kurabilen 3,5 yaşında bi kızım olduğunu (tamam hile yapıyom bunu biliyonuz ama bilmediğiniz de bi şi yok ki canım)

- Çalışma hayatına bir süre ara verdiğimi ve bu sürede tüm "benimle evlensene" türü sosyal içerikli programları seyretmekle kalmayıp, ikindileri "yaseminin penceresi"ndeki akıl almaz hayatları da takip ettiğimi,

- Baba tarafından Yörük, anne tarafından (anneanne Selanik, Dede Ohri ) göçmen olduğumu ve arada bir gitsem bi iz bulabilir miyim diye düşündüğümü,

- Aylin KOTİL'in benden güzel olduğunu (inanmazsanız Purçak's sorun),

- Yuse, Marvin, Purçak, Serbinaz'la birlikte aynı işyerinde çalıştığımızı,

- Çayı, kahveyi ve her türlü sıcak içeceği şekersiz içtiğimi,

- Hem "m", Hem "s", Hem "z" ve hem de "k" olduğumu,

- Aslında çok bildik ve sıradan bi insan olduğumu,


Biliyor mıydınız? Bu kadar gereksiz bilginin neden verildiğini merak edenlere:
Sevgili n'un ya da bana göre Yuse'nin sobelemesi nedeniyle bunları açıklıyorum. Bu ebe-sobe geleneğine göre, benim de birilerini sobelemem ve o sobelenenlerin de en az benim kadar açıklayıcı kişisel bilgiler vermesi gerekiyor.

Kimi ebelesem ki; herkesi tanıyorum kardeşim... Bi Mathy var ebelenecek ki onu da başkası ebelemiş zaten:) Ebelenmek isteyenlerin yorum kısmına müracaat etmeleri önemle rica olunur.

Pazar, Ocak 28, 2007

simena


Ada Dudu'yu simenaya götürmeye karar verdi.
Bunun temel sebeplerinden biri "Ada pengüvenler nası baarırrr." sorusuna cevap aramaktı.
Neşeli Ayaklar isimli filme gidildi.
Ada filmi beğendi ama Dudu filmin güzel olmadığını düşündü.
Önce Ada'nın kucağında oturdu. Ardından ayakta dikilip kafasını Ada'ya yasladı. Sonra çizmelerini çıkardı.
Sonra açık açık "Ada bu kötü " diye sesini yükseltti. Baktı olmuyo, hala en büyük silahına darandı, avaz avaz ağlamaya başladı. Ada nasıl toparlandı, nası salonun kapısını buldu, nası kendini dışarı attı bilemedi.
Ada mutsuz, Ada sinirli, Ada huysuz ve Ada keyifsiz. Hepsi bu...

Salı, Ocak 23, 2007

ADA SAHİBİ ya da ADA OLMAK (Tüm Ada'lar İçin)

Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas

Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada
daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle
çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev
dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son
veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten
ölüme teslim oluyorlardı.
 
Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır
tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen
kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini
keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün
kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.
 
Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın
yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu
üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü.
İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının
ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce
yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve
yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve
toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle,
okyanusun ortasındaki adaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı
bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun
sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.
 
Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi
toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba,
sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç
olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi?
Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için
başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir
ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?
 
Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli
güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak
için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir
iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin
sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir
gerçeği görüverin gözlerinizle:
 
Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız
var çevrenizde ve...
 
Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç
dostunuz için siz bir adasınız?

Hayatımdaki Ada'lara ki onlar kendini bilirler...


not: Alıntının sahibi keşfedilememiştir. Kendisinden özür dilerim.

Cuma, Ocak 19, 2007

36


Altının karesi, Kerrat cetvelinin en kolay ezberlenen çarpımı, kremin kahveye çalmaya başladığı, yeşilin kızıla döndüğü, güneşin ikindi ile akşam üzeri arası olduğu yer. Narın, çiçeklerini döktüğü ama henüz meyveye durmadığı, incir ile çekirdeksiz kuru üzüm arasında bi mevsim. Olgun, saygın, tecrübeli, söz dinleten.Eski kitap ve şarap kokusu. Günlerden perşembe. Kırktan dört eksik, otuzbeşten bi fazla. Otuzaltı. Oysa ben yirmisekizi severim.

Bundan sonra, soran olursa eğer, böyle diyeceğim. Otuzaltı.

Pazartesi, Ocak 15, 2007

Merhaba

Geçen yılın son günleri ile yeni yılın ilk günlerini saran sağlık sorunları (önce annem, arkasından dudum, sonrasında da ben), bunlara eşlik eden.... Neyse, herşeyi uzağımızda bırakmış olmayı diliyorum.

Kışın bu günlerinde inat gökyüzünde durup, artık kendime gelmemi söyleyen güneşe,
endişeli gözlerle beni seyreden anne ve babama, herşeyden habersiz "ada sen de hasta oldun. sana da kebelek takıcaklar mı" diyen dudu'ma ve Ada'ma daha fazla haksızlık yapmamalıydım. Sabaha umutla açtım gözlerimi. Uzun süredir uzaklarda olduğunu sandığım yaşama sevincimi buldum başucumda. Mahçup gülümsüyor, "Füs çok uzadı, kalk artık" diyordu. Gülümsedim. Azcık atıştırdım, çok çay içtim. Duduya hazırlanmasını söyledim. Babamın gözlerindeki gülümsemeyi görmezlikten geldim (ki gözgöze gelsek ağlaşıvericez). Bi solukta sokağa attım hepsini. Buraya yakın olduğunu bildiğim ama geldiğimden beri (neredeyse 1,5 yıldır) gitmeyi ertelediğim yere "Kıyıköy"e sürükledim peşimden.

Fırsattan istifade, dudusuyla dedesini görüntüledim. Arkada Kıyıköy sahili. Karadeniz'de bi yer, haritada açıp bakın. Hayal ettiğim gibi değildi. Limanda sadece balıkçı barınakları vardı. Sadece köyün girşinde sağda bi yer çarptı gözüme, motel ve restorant, onun da mevsimi değildir şimdi. Ama denizi görmek de, denizin kokusunu duymak da çok iyi geldi.


Deniz kenarında en sevdiğim şeyi Dudu'ya da öğrettim. Birlikte deniz taşı ve kabuğu topladık. Dudu denize taş attı. Henüz taş sektirmeyi keşfetmedi (ki hoş keşfetse de ona öğretecek kabiliyette değilim. Attığım taş sadece bi kez sekip suyun derinliklerini boyluyo. allam niye konuyu böyle dağıtıyorum ki ben )


Konforlu değil, tesis yok ama çok sakin bi yer. Kafa dinlemeye, hani olur ya sevdiğinle bi kaçamak yapayım, bi gün çalayım denecek bi yer. Tabi zevk meselesi. Kimseyi umutlandırmak istemem.


orda oturup soluklanacak bi yer bulamayınca, baba kır dümeni Kastro'ya dedim. Yol üstü gelmişken bi de orayı görelim ona göre bi dahakine hazırlıklı geliriz.

Orasını da sevdim ama yazmak istemiyo canım. Sadece şunu bilin, çok güzel balık rakı olur ama var olan tek tesisin de kapısı mevsimi olmadığı için kilitliydi. Nisan'da sezon açlıyomuş. Sırf balık rakı için bi kaçamak yapacağım beklerim efenim.

Dönüş yolunda Bahçeköy'den manda yoğurdu, tereyağı ve köy peyniri aldık. Hiç biri hatırladığım tatta ve lezzette değildi. Sanmayın ağzımın tadı yok, büyüklerimde beğenmediler. Ama yoklukta napcan yiyoz işte. Haaa tabi daha önce manda yoğurdu, yağı ve peyniri yemeyenler için lezzetli olabilir. Ayyy benden bu kadar. Yoruldum. Yaşama sevinci de yorucu bi şiymiş canım. Canım kurda kuşa merhaba demek istiyo:)Her neyse postumuzu "iyi geceler küçük joo" diye kapatmak istiyorum.
-iyi geceler küçük joe.
-iyi geceler büyükbaba.
-iyi geceler laura.
-iyi geceler büyükbaba.
-iyi geceler küçük joe.
:)))))

P.S. Rakı diyorum, balık diyorum. Sesim geliyo mu?:)))

geç kalmış post

Bazen güzel anların fotograflarını çekiyor, bunu da post yapayım, dudu büyüyünce gülsün diyorum ama araya bi şeyler giriyo unutuyorum. Bu da işte öyle, fotosu önce çekilmiş, geç kalmış bi post.
Yukarıdaki neyin fotografıdır.
a-) Yuranın hediyesi tatlı palyançonun
b-) Dudunun ev içi gezintisinde kullandığı bisikletinin
c-) Adaya yıllar önce genç arkadaşları tarafından (geleceği görmüşler de almışlar dedirten) kızıl saçlı bebeğin
d-) Yer minderlerinin
e-) Siz bilin.


tamam yukarıdaki biraz karmaşıktı. Şimdi ne düşünüyorsunuz. Evet yukarıdaki fotografla birleştirilince bu fotografın ne olduğu anlaşıldı. Peki sizce Dudu orda ne arıyordu?
a-) Öküz altında buzağı
b-) Ada'sını
c-) Ada'sından sakladığı topidik topidikleri
d-) Kendi gezegeni ile irtibata geçiyordu (hayal gücünüzün sınırlarını deniyorum)

Ben çok insafsız bi örtmen olurdum galiba. Çünkü doğru cevabı şıklara bile yazmadım. Ya da benden örtmen zaten olmazdı , çünkü alt tarafı posta eğlence katmaya çalışan sıradan bi adayım.Dudu orda bi şi aramıyordu. Hatta aramak fiili ile hiç bi ilişki yoktu. Çünkü aranan zaten dudunun kendisiydi. Evet bildiniz, sakkambac oynuyolardı.

Salı, Ocak 09, 2007

Dudu'nun lüleleri

Geçen pazar, hava güneşliydi. Dudu'yu alıp alışverişe gideyim dedim. Saçlarını taratmadı yine. "Kestirelim mi annecim" diye öylesine sordum. Cevabı biliyordum. "hayırrrrr". ama öyle olmadı" olur" dedi. "ama arkalarını kesmesinler. önnerini kessinler". "tamam" dedim. hazır kendi de istiyorken kestireyim bari. Kendi saçımla oynayamayacak kadar yorgundum. Dedim ha benim saçım ha kızımın nasılsa değişiklik değil mi iyi gelir ikimize de. siz siz olun, öyle kendiniz yerine başkasının saçını kesmeye boyamaya götürmeyin, hem işe yaramıyor, hem de köpekler gibi pişman olma ihtimaliniz kuvvetli. İşte aşağıda o günün fotoromanı vardır. Seslendirme tamamen içsel olup, ikimizinde ağzını bıçak açmamıştır.

-Ada, burda olmayı istemiyorum. çok yalnız hissediyorum kendimi.
-Korkma balım. konuştuğumuz gibi.

-Biliyorum ama neden abla koltuğuna oturtmadılar beni.
-Çünkü sen daha küçük bi perisin.-Ada korkuyorum ben.
-Korkma tarçınım ikimize de iyi gelecek.
-Hep böyle mi olur?
-yok ilk kez olacak ya. ondan böyle hissediyorsun. Sonra sen de severek geleceksin. İyi gelecek hem. Büyüyünce anlayacaksın.-Ada yanıma gel. ya da bi şey yap. Arkalarını kesmicekler değil mi?
-Arkalarını kesmicekler böğürtlenim.-Allah'ım nasıl da uzunmuş saçların. İlk doğduğundan beri uzattım onları ben. Taradım, toka taktım, süsledim, ördüm. Kreşte manken saçını öğrendin. Her sabah manken saçı kavgası yaptık seninle. en uçlarındaki saçlarla dünyaya geldin. İlk doğduğun günler, o küçücük kısa saçlarını koklayıp ağlamıştım. Saçlarınla birlikte zamanda uzayıp gitti. Her milimetresinde kimbilir neler yaşadın, yaşadım.
- Acaba kestirmekle doğru mu yapıyorum. Acele mi karar verdim. Hiç mızmızlanmadın. Ama ellerimi sıkıca tuttun. Konuşmadan, gülümsemeden, aynı endişeli ifade ile.
-Ada çok kısa olmayacak değil mi?
-Hayır balım kısa olmayacak.
-Emin misin?
-Aslını istersen bilmiyorum bebeğim. İyi mi oluyor bilmiyorum.
-Saçlarımı ne yapıyorlar.
-Benim için topluyorlar bitanem. Saklamam için.
-bitti mi ada?
-Evet balım bitti.
-Ah canım kızım. Bebeklik saçlarınla birlikte, lülelerini de kaybettik. Umarım farkedip, çok üzülmezsin. Özür dilerim. Bilemedim böyle olacağını. Yeni saçını güle güle kullan. saçını kestirirken de, bi şey yaptırırken de iyice düşün. Çünkü bi kadın için saçlarının nasıl göründüğü önemlidir. Kendini iyi de hissettirir sana, kötü de. Fikrimi sorarsan asla koyu renge boyatma. Araya balyaj ya da gölge olur ama bana kalırsa rengiyle oynama. Anne değil, yetişkin bi kadın tavsiyesi bu. İlk saçını işte böylece kestirmiş olduk. Seni çok seviyorum benim güzel böcüğüm.