Cuma, Temmuz 14, 2006

Arkadaşlar çok rica edecem madem okuyonuz hiç olmazsa bu seferlik tebrik etmek istersiniz diye düşündüm o yüzden tebriklerinizi nereye yazabileceğiniz konusunda sizlere küçük bilgi vermek istiyorum. şimdi her yazının altında bulunan "COMMENTS" yazan yeri tıklıyorsunuz. bi pencere açılıyo. o pencerenin içinde de kare başka bi pencere var. oraya da artık ne istiyosanız onu yazıyorsunuz. en ssonuna da adınızı. sonra da publish yazan yeri tıklıyosunuz. bu kadar basit. artık yormayın beni yaaaaaaaaaa....

Baş dönmesi, mide bulantısı, hamile olabilir misin sorusuna "yok canım mümkün değil" diye cevap vermeler...

Şimdi biliyoruz. Küçük bir beden, her gün dönümü, bulunduğu alanı genişletme ihtiyacı ile sana ve ona benzemek için çabalayarak, minik kalbi doğum gününe kadar sessiz ve hissettirmeden atarak büyüyecek...

Zor günler bekliyor ikinizi:) Uykudan kalkmayan baş, sorulan "nasılsın" sorusuna bile "ne demek nasılsın? ne demek istiyorsun? dalga mı geçiyorsun benimle" diyecek kadar üstün alınganlık gösterisinde bulunacak bir beyin, gittikçe büyüyen bir karın, zaman zaman artık çok mu çirkinim diye başlayan cümlelerin ardından gelen gözyaşı krizleri:)))

Tabi bunun yanı sıra, tüm Türk filmi repliklerine ağlayabilme cesareti ve özgürlüğü, görülen, kokusu duyulan ve hatta adı geçen tüm yemekleri yemen gerektiği konusunda gösterilen telaş, sevildiğini hissetmek ve anlamak için çok da iyi bir dönemdir. Artıları ve eksileri ile unutulmaz bir dönemdir.

Bunlar senin için geçerli olan şeyler. Ya bizler... Ben ilk kez teyze olacağım. Duduya dolaylı olsa kardeş gelmiş olacak. İlk kıskançlığını yaşayacak. Çok kavga edecek ve birbirlerini çok sevecekler. Dudunun kardeşi olmasını ne çok isterdim biliyorsun. Bu imkansızlıklar içinde "kardeşim" diyebileceği miniğin olması içimi rahatlatıyor. Üçümüzün arasındaki o bağı yaşayabilecek olması, yıllar sonra giderken duduyu ona, onu da duduya emanet edebilecek olma rahatlığı ve huzuru içindeyim. çok mutluyum ve çok da sulu gözlü. Seni seviyorum benim güzel kızkardeşim.

Not: artık duduya asılmaktan, onu kız edinmekten vazgeçrsiniz. haa bir de ben onca didindim çalıştım sana benzettim. Seninkinin de bana benzemesi için çalışmalarınızı bekliyorum. )))

Salı, Temmuz 04, 2006

dudunun günlüğü

Cuma:

Ada işten geldi. Yemek yedik. parlak elbisemi giydim. Çişimi söyleyeceğim diye söz ver dediler. söz dedim. çişimi hatırlarsam söyleyeceğim. ama her zaman aklıma gelmiyo ki. Yursemalara gittik. Yuran teyze bana pempe pullu mendl verdi erbisemle aynı renk. orda bahçeye indik. bi sürü kadın sandalyelere oturmuşlardı. orta yer boştu. sonra bi sürü abla geldi. erbise giymişler ama bi tanesi çok güsel olmuştu hem yanında bi tanede abi vardı. başka kadınların yanında hiç abi yoktu. sonra benim eski oyuncağama benzeyen ama daha büyük ve siyah bi şey vardı orda adını bilmiyom bunu adaya sormalıyım. o oyuncağa benzer şeyin başına bi tane abi geldi çalmaya başladı, herkes oynamak için ortaya çıktı. bi sürü oynadılar oynadılar, yursema bana yeşil pullu bi mendil verdi. ada hiç durmadan"çişin var mı çişin var mı" diye sordu. sanki geldi gibi olunca "var" dedim. ada heyecanlandı. bi sürü kadını sandalyeden kaldırdı. kapıları açtı. yursemalara çıkardı beni. peşimizden yursema da geldi. tuvalete yursema tuttu beni ama çişim kaçtı. içeri girdik. ada yine sordu çişin var mı diye. yine geldi gibi oldu. ada götürdü beni. kilotumu çıkardı (yalnız bu naylonlu kilotlar çok kötü, terliyom ayrıca pişiyom bi an önce söylemeli de kurtulmalı bari) yine yapamadım. neden ben de bilmyorum. balkona çıktım. aşaıda oturan kadınları gördüm. heyecanlandım adaya gel diyecektim ki. çişim hiç haber vermeden geldi ve naylon kilota kaçtı. ada sinirlendi galiba. çünkü beni , kilotumu yıkadıktan sonra, yursemanın gözlüğü takıp yakışmış mı dye sorarken kötü baktı bana. sonra balkona çıktık. aşağı baktık. ada gelin gelin gelin dedi ama gelinlik aradım göremedim. herhalde çekezköyde gelinlik böyle oluyo. değişik biraz. ama gelinlikin kocası kocaya benziyodu. sonra ışıkları kapadılar mumlarla geldiler. ben gideyim istedim ama ada daha çişini söyleyemiyosun kına yakman kusur kaldı dedi. yaaa ben de kına yakacam işte üfffff. yursema bana gofret verdi. onlar oynarken hepsini yedim. çok güzeldi.

Cumartesi:

Ada bugün okula gidecekmiş. Dün gece çok geç yattım ama semya beni biraz erken uyandırdı. Gerçi ne kadar erken uyanırsam uyanayım (uyanır uyanmaz ada bana bişeyler giydirmeye çalışmadığı sürece) keyifli oluyorum. yine mutlu mutlu kalkıp annaneme (artık öyle demek hoşuma gidiyo) salırdım. Annanem yine eşya toplamış, bizim ailede göçmenlik olup olmadığını ve bu göçmenliiğin irsi olup olmadığını büyüyünce sorucam. Çünkü nerdeyse kendimi bildim bileli, adayla, annaneyle, dedeyle ya da babayla bi yerlere gidiyorum. Her neyse, annane ve dedeyle arabamıza bindik. Gerçi annanemin ilaçları, dedemin ünüsüllünlerini aldın mı semya, kolestor ilaçını aldın mı? ayyy yüce kalpilacını içmemişsin kocacım (annenem öğrenemedim dede benim kocam ada da annanenin ama neyse ses çıkarmadım) gibi cümlelerle toplanmak biraz vakit alsa da arabayla adanın işine gittik. Öretmen izin vermiş ada kapıda karşıladı beni öptü öptü öptü. sanırım beni çok seviyo. evin anahtarını verdik biz tekildağa yola çıktık. Dede bizi eve bılakıp doktora gitti. dişi ağrıyomuş. şii geldi. beni biraz hafuza soktu ama rüzgar beni yemesin diye çabuk çıktık. Aşkam papisim geldi. bana lolipop almış.

Pazar:

Bugün bulut var. güneş görünmüyo pek. şşiiii anane dede, yılmaz dedenin bahçesine gittik. zeynepte ordaydı. oynadık. Ama ben terledim. boynuma kırmızı noktalar kondu. akşam adaya sordular, ada görmeden "isilik" dedi. isilik nası bi şey ki. bunu da sormalıyım. aşkam eve geldik adayla konuştum. önce dede konuşuyodu. çok kızdım. "o benim aşkım" dedim. kızınca anladı dede. bana verdi telefonu. adayla birbirimize aşkımmmm canımmm balımmmm yaptık. öptüm görüşürüz dedim.


P.tesi:

Ben çok terliyom. batıyo o isilik denen şey. acaba böcek gibi bi şey mi? kaşınıyo. ada arayınca telefonda ağladım, o da ağladı galiba o da isilik olmuş. sonra şiii 'ye de ağlayınca, dede :semya hüsu ağlamış arayalım tekrar üzülmesin dedi. .bana da "iyiyim ada" dememi söyledi. adanın sesini duyunca isilikleri acımasın diye hemen bağırdım "çok iyiyim adaaaaa". sevindi isiliği geçti hemencik güldü bana.

Salı:

Adayla telefonda konuşcaktım ama bu seferde anane konuşuyodu ona da kızıp o benim aşkım dedim. ananede öbür telefonu verdi bana üçümüz konuştum. ada dividi almış, hem de bilgisaraydan. dividi nası bi şey bunu da sorayım. anane bilgisaraydan aldığını duyunca çok şaşırdı. ada galiba çok önemli bi şey yaptı. ehh kolay değil tabi. taaaa bilgisaraydan dividi al(dividi ne ya) . Aşkamda aradı ada ama tam papisin geldiği saatti, bana pempe terlik almış. onlara bakınca canım adayla konuşmak istemedi.

Pazar, Temmuz 02, 2006

Sayım suyum önüm arkam sobeee.

Yandaki tıklama sayısıına bakıldığında epey bi okunduğumu düşünmüş ve beni okuyanları (tahmin ettiklerim dışında) kimler olabileceğini öğrenmek istemiştim. Ama görünen o ki; pek de bilmedik kişi okumadığı gibi, okuduğunu düşündüklerim bile okumuyolarmış beni:) neyse böylece biz bize olduğumu da öğrenmiş bulunmaktayım. Başka bi gün okuduğunu sayıp da okumayanları ifşa ederim ama bugün canım istemiyor. Dediğim gibi, yıl sonunda sınıfta kalacak olanlar belli oldu, adları ben de saklı. Okuyup da kendilerini saydıranları sevgi ve saygıyla selamlıyor. Daha nice iyi postta buluşmak üzere bu gece ki yazıımı tamamlıyorum.

Pazartesi, Haziran 26, 2006

evet sayın okurlar
ben yazıyom siz okuyonuz ne güzel valla yaaaa... şimdi blog nüfus sayımı yapıcam. bi nevi yoklama. valla eksik çıkaarsanız yok yazar, yıl sonunda da bırakırım devamsızlıktan ona göre. evet göz değdiren sayımına hoş geldiniz. şimdi yorum kutucuğunu tıklayıp numaranızı ya da takma adınızı bırakabilirsiniz. tabi gerçek adını verenlere de kapımız sonuna kadar açık. hadi okur sayıma:)

Pazar, Haziran 25, 2006

bugünlerde dudu da adası da pek bi hasta. çarşamba dudunun erken servisi kaçırarak, perşembe günü dudunun yüzünden şeffaf tutkal temizleyip duduyu servise yetiştirmek üzere apar topar çıkınca kapıda kalarak, cuma günü de dudu kusa kusa sabahı ettiği için duduyu kreşe göndermediği ve semyaa ile üceli bekleyerek ada işe geç kalmıştır. bu yüzden canımız bi şey yazmak istememekte. kendinize iyi bakın. dondurma yemeyin, terli terli su içmeyin. gözlükçü de klimaya karşı oturmayın, sabah kahvaltısında patates salatası yemeyin, açılırım belki deyip sokağa çıkmayın. yatın uyuyun, kalıbı dinnendirin.

Pazar, Haziran 18, 2006

Size geçen gün gidip, izleme fırsatı bulduğum, başkalarının istese de seyredemeyeceği, seyretse de benim gözümle göremeyeceği ve bildiğim kadarıyla, aynı ekip aynı kadroyla bi daha ki sene yapılsa bile, aynı olmayacağı bir gösteriden bahsetmek istiyorum.

Bu gösteri ki, tüm ailemizi, geçtiğimiz cumartesi, sabahın 7.00'sinde kalkıp kahvaltı edip, özenle giyinmemize neden olan, bulduğu her yumuşak nesne üzerinde gerekirse ayakta bile uyumayı becerisine sahip, 30 yaşında koskoca bi kadını, 38,5 derece ateşe, yutkunma zorluğuna ve baş dönmesine rağmen yollara dökebilecek kudrete sahip bir gösteriydi. İlkti, tekti, tekrarı olmayacaktı. İnsanın yaşamı böyle anlar bütününden ibaret olduğunu bi kez daha hatırlattı bana. İşte öyle tekrarı olmayacak, yaşamımdaki anlardan biriydi. Gösteri merkezine vardığımızda umduğum bir kalabalıkla karşılaştım. Sahne arkasını görmeme bile izin verildi. Hatta orda gösteriye katılacakları kaydetmeme, fotograf çektirmeme bile ses çıkarmadılar. Sahne öncesi son hazırlıklarını, büyük bir gürültü ve bağrış çağrışla yapmalarını, gözlerimdeki ve yüreğimde pırıltılarla seyretttim. Çok güzeldiler, çok saf, çok içten, çok samimi. Biraz sonra yapacakları şeyi ciddiye bile almıyorlardı. Biraz daha oyalanıp, seyirciler yanında yerimi aldım. Ve perde .

Başlarında elişşi kartonlarından yapılmış birer şapka, kırmızı tişört, beyaz etek ya da şortlarla ön sıralara oturanlar ve arkalarında beyaz tişört, siyah pantalonlular hazır bi şekilde selamladılar bizleri. Ön sıradakiler seyirciler arasında annelerini aradı. Görebilenler, içtenlikle el salladı."anne bak ben burdayım" diyordu yüzlerindeki gülümseme.Dudu'nun da gözleri adasını aradı. Buluşunca, gözleriyle sevgi gönderdi, hiç profesyonelliğini bozmadan (belki de el sallamaya üşenmişti bilmiyorum). Arka arkaya gelen gösteriiler, şarkılar, şarkılı oyunlar, kediler, arılar:))) Arı kanatları için ada ile semyaanın tartışmasını getirdi aklıma. " offf anne bak öyle olmaz o" "aaaa kızım sen de herşeyi biliyosun" , " aman anne yap o zaman ne diyeyim", " kanatlarına boncuk da işlesek mi" , "anneeee bi kanatları dik tutalım, hem boncuk isteseler söylerlerdi. öteki çocukları üzmeyelim. " , " asıl öteki çocuklar işlemiş de dudu boncuksuz kalırsa görürsün", " offff anne bu kanatlar böyle yumuş ymuş olacak, olmayacak işte." , " babana söyleyeyim yenisi bulsun, sen de bildiğin gibi yap." , "anneeeeee." :)))))

Doyumsuz bi gösteriydi, kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar güzel, heyecanlı, sürprizlerle dolu ve çok eğlenceli. Dudu'nun ve arkadaşlarının deliller gibi hoplaması, Dudu'nun kemeri ne zmaan alıp ne zaman bırakacağına karar verememesi ve hep kendini ısırdığını iddia ettiği Eyen'le kolkola girme çabaları eminim tüm seyirciler için mutluluk vericiydi. Ama hepsinin de dışında söylemek istediğim, bizim görmediğimiz (asllında kulisi gördüm biliyorum siz bilmiyorsunuz) perde arkasında, bu gösteri için çaba sarfedenler için bir kaç cümle söylemek istiyorum. Aslında isim açıklamak doğrumu bilmiyorum ya. Yasimiin teyze, Gösde örtmen, Asibe tiyze, sebis amca , Zeyiha örtmen (isimini bildiklerim ve tanıdıklarım var ama bilmediğim varsa özür diliyorum onlardan da) Her biri, yaşları 2,5 ile 6 arasında değişen çocukların, ailelerine bu kıymetli hediyeyi sunabilmek için çok emek sarfettiler. Sadece öncesinde değil, gösteri sırasında da, replik verdiler, onlardan çok dans ettiler, onlardan çok terlediler, onları giydikmek ve hazırlamak için yoruldular. Sahne arkasında olduğunuzu, çok emek, sevgi, şevkat verdiğinizi, her biri en az kendi çocuğunuz gibi sevdiğinizi ve zaman zaman kendi çocuğunuzdan daha çok özen gösterdiğinizi biliyorum. Sizin varlığınız, her sabah Dudu'nun Ada'sından ayrı geçireceği zaman diliminde her ikisinin de mutlu olmasını sağladığınızı bilmek istersiniz diye düşündüm. İyi ki varsınız. Tüm çocuklarından ayrı zaman dilimi geçirmek zorunda kalıp, sizi tercih eden anneler adına teşekkür ediyorum...

Salı, Haziran 13, 2006

insanoğlu kendini beğenmiş oluyo değil mi? ömrünün yarısını kafasında koca bi metal plakasıyla birlikte geçirmiş olan, çoğu müzik otoritesinin sesine övgüler yağdırdığı bir adamı yıllarca dinlememekte ısrarlı davrandım. albüm çıktıktan sonra da uzak kaldım bi süre. tepkisiz yaklaştım. ama "Bir ömür yetmez" isimli ilk şarkısının
"Ayin gibi bu aşk
Ayin gibi bu ayrılık
Ayin gibi beklemek
Ve seni gizlemek

Sen de yenik düşme
Sabrını yitirme
Korkma ölmezsin daha çok istedin diye

Bir ömür yetmez ki
Sana doymaya ah be sevgilim
Bir hayat yetmez ki
Bir kıyısıdan başlasak aşkın bari

Benim gibiler
Sevmeyi sevenler
Her derdi çeker de
İhanete gelemezler
Kaldırsana başını
Yüreğime dokunsana
Ben hazırım herşeye
Bak hayat çok kısa

Ayrılık yorar
Ayrılık yakar
Ayrılık yıkar
Derken iz kalır kalbinde

Bir ömür yetmez ki
Korkarsan hayattan
Sen de yetmezsin ki

Mehmet Bilal"

sözlerine kayıtsız kalamayacağımı hissettim. Dinliyorum şimdi.

Salı, Haziran 06, 2006

havstıralyanın sırrı çözüldü

evettttt. beklenen oldu. dudu bi kez daha adasını tongaya düşürdü. Bu tonga öyle cografi bi tonga değil canım. ya da o tonga değildi de başka bi şiydi bilmiyorum. her neyse. aslında bu sırrı dudunun ağzından yazmak mı güzel olurdu bilmiyorum ki. belki de.... o zaman şöyle olurdu. dudu ile arkadaşı güleşcan bi akşam üzeri, milk shakelerini yudumlarlarken, gelecekteki yurtdışı planlarını birbirleri ile paylaşmaktadırlar.
- güleşi ben 18'ime bi basayım. basıp gitcem hemen. sanırım önce yunanistan'a gitmeliyim? adam hep istedi istedigidemedi. yapıştı kaldı buraya.
- düüüü. ben nepale gidecem. benimkiler beni orda yapmışlar.
- biliyo musun güleşii. ben küçükken. benim küçük teyzem avustralyaya gitmişti.
- hangi teyzen.
- küçüğü yaaa. sibel olan.
- eeee.
- ya o avustralyaya gitti ya. şirin de gitmişti. geldiklerinde bi sürü, kangruyla ilgili şeyler getirmişlerdi. ve ben o yüzden. bütün migrosları avustralya sanırdım. hani onların logosuda kangru ya....

ya işte sayın izleyiciler. dudunun kafasında avustralya, bi takım reyonları olan, içinde herşey bulunan renkli ışıklı içindeki arabalara binilebilen, eğlenceli ve her adım başı bulunabilen bi yer. ve benim canım dudumun anlamadığı, teyzesinin üç aydır orda ne yaptığı. sana sesleniyoruz. sebelll sebell, çabuk uçak bileti reyonuna git. uçak bileti reyonu yoksa oyuncak uçak reyonuna git. alışveirşi bitir artık yaaa.... sür arabanın kasaya öde paranı gel artık.

Pazar, Haziran 04, 2006

.....tan bi konu:)

Yazmak ya da yazmamak işte bütün mesele bu:) düşündüm neticede bu bizim biraz da dudunun günlüğü olduğuna göre ( ki dudu okuma yazma öğrenecek de, burayı okuyup başından geçenleri öğrenecek de yani asıl maksat bu ya. bu maksada da ulaşacağımız şüpheli de olsa) ( allam şu "da"bağlacını da(:)) ne çok kullandım. ) yazılmalı.

Bu güzel c.tesi papisinin babasının bahçesine gittik, kahvaltı ettik, bakla bezelye ayıkladık, çilek toplayıp yedik. dudu bezini kirletti, çıkartık. Semmyaaa bezini bağlama, nasılsa açık hava hem dudu çişi gelirse söyler dedi. biz de büyük insan sözü dinleriz tabi. bezi çıkarıp, eşofmanını giydirdik. Dudu bahçede, çiçeklerle böceklerle karıncalarla oynuyo. sonra birden bi ağlama sesi duyduk. Gözümüzün önünde, ne düştü ne korkacağı bi şey oldu(öyle sanıryoruz). manzara şu, dudu yere bakıyo, bi eliyle sol paçasını tutup sallamaya çalışıyo ama nası bi ağlamak ki sormayın . yanına gittik. baktığı yere baktığımızda, bi parçacık kakasının yerde olduğunu gördük. Bizim dudu kaka yapmış, kaka eşofmanın paçasına da düşünce korkudan (kuvvetle muhtemeldir ki kakasının yürüdüğünü sandı) feryadı basmış. Ada'sı hem gülüp, hem "korkma kızım, o senin kakan. bi şi olmaz, yıkanınca gidiyo, hani seninle yapıyoruz ya tuvalette "güle güle kaka" diye. işte ondan bu da." tesellileri ile belden aşağısını yıkamak üzere tuvaletin yolunu tuttu.

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

dudunun sözlüğü (1)

Dotomes :domates
Masat :masal anlat
Katapokka :kapadokya
Hasturalla : Avustralya
Kıçartmak : Çıkartmak
Sebel : Sibel
Papisim : Yılmaz
Suupee : Yalçın
Semmyaa : Anneanne
Ücee : Dede
Yursema : Nursema
Uuukan : Furkan
Sebis amca: Servis Şöförü Necdet Bey
Suya girmek: Luna parkta çocuklar için olan kanoyu kullanmış olmak
yugo : lego
abara : araba
Şiii : Şirin
Dayı : saçları olağandan biraz az ve bıyıklı erkek
fafatülle : fasülye
Böcek : burnumuzdaki istenmeyen kurumuş akıntı
kulabii : kurabiye
telen : tren
histanbul : eee bunu da anlarsınız artık.
havayu : how are you?
yaberr : ne haber
aaşe : evdeki oyuncak bebeklerin yarısının adı
duduya bakcam : bilgisayarda kayıtlı fotograflarımı görmek istiyorum
yaaapuuyooosunnkuselimmm : klasik çocuk masalı "kırmızı başlıklı kız"da hain kurtun ilk sözü
uyusunbuyusunokuladagitsin : adanın torunlarını uyuturken sölenen ninni
dastanabostana: ninninin arada hatırlanıp, bi hevesle söylenen dizesi.
sen güzel bi kıssın : adanın "ben çirkinim" sözüne söylenen eşsiz iltifat
pamam : tamam

İnce uzun, bir dört duvar. hani üç oda bi salon derler ya ve bi de salona benzemez girişe benzemez bi yerler vardır. hol denir ve her nedense o holler bende ses benzeşmesinden mi yoksa göz benzeşmesinden mi "loş"u çağrıştırır bi yerdeyim. Herkes var, tüm maile, keyifli gibiyiz. bizim çingen yurda dönmüş gülüşüyoruz. Kapı çalıyo açıyorum. aaa bakıyorum "o". Diyo "duduyu almaya geldim. "diyo. Bizim çingen bozuluyo. ne veriyon yeni geldim diyo. Öbürü aaaa benim ablam 6 ayda zor görüyo duduyu diyo. allam vermek istemiyorum, vermek istiyorum. dudum kucağımda...

eeeeehhhh yeterin benim kızım o kimsenin değil diye çığlık atıyorum. biri küsüp kapı çarpıyo. öbür surat yapıyo ve sahne değişiyo.

Şimdi bilmedik, çok pencereli orta yerde bi evin üst katlarında, sanki Mecidiyeköy ışıklarda Taksim otobüs durağının oraya kondurmuşlar evi. pencereden bakınca üst yol görünüyo. dudu yine yanımda gibi ama onun dışında biri daha var. kim bilmiyorum? gçkyüzü aydınlık güneş ışıl ışıl apartmanların üstünde dev bir dalga geliyor eve doğru, yavaş yavaş herşeyi içine çekerek. nası güzel bi yeşil, nası parlak bi yeşil ki. korkmuyorum. hatta coşkuyla karşılıyorum(yoruz) gelişini. sadece pencereden içeri giriyoruz ıslanmayalım diye. dalga çekiliyor tekrar. kısa bi aradan sonra, sanki biraz daha yakın yönü biraz daha eğişmiş gibi, ikinci bi dev dalga görünüyor gökdelenlerin üzerinden yavaş yavaş kırılıyor herşeyi yutarak... bu kez endişeleniyorum. pencereden uzaklaşıyorum ve dalganın penceremizi yalayıp geçiyor. dudumu kucağıma alıyorum. Çok kısa bi aradan sonra, üçüncü bi dalga daha görünüyo gökdelenler arasında hızla yükseliyo ve bu kez pencere yönünden geliyor, üst köprüden aşarken, pencereden kenara çekiliyorum, pencereyi kapatmak için hamle yapıyorum ama çok geç, kırılan dalga ile gözgözeyiz bir an ortalık kararıyor belki de yeşil oluyo, arkamı dönüyorum. kucağımda dudu. dalga pencereyi ardına kadar açıyor. oysa beklediğim yıkım daha da fazla şaşırarak arkamı dönüyorum ki. dalgadan beklenmeyecek ürpertici bir düşme sesiyle birlikte dalga pencereden kırılıp içeri giriyor. dalga çekildiğinde yerde arkasını dönmüş bi bebek yatıyo. Hemen koşarak yanına gidiyorum, korkuyorum da... yaşıyor mu kalbim duracak. küçük bi bebecik. sarıp sarmalanmış, nefes alıyo, yaşıyormuş. derin bi oh çekiyorum. soyuyorum yarası var mı diye yavaş yavaş. ama çok korkuyorum ya yaralıysa diye kalbim yine ağzımda. bebeğin kafasında naylon bi kask var. bildiğimiz motorsiklet kasklarından. kırmızılı yeşilli. kaskı çıkarmaya çalışırken görüyorum sol gözü berelenmiş, gözlerini açıp bana bakıyor. hala yerde yatıyo bebek. aklımdan, kim bu çocuk?, annesi nerde?, nasıl geldi?, nası sağ kalabildi? soruları geçiyor. nasıl geldin sen diye soruyorum anlarmış gibi. cevap veriyor "köprüdeydik biz" şaşkınlık içindeyim. Annesini nası bulacağım diye düşünürken, eski bi şehrin içinde buluyorum kendimi. Babam yanımda. Dev dalgaların bıraktığı hasarı görmeye inmişiz aşağı. görünen manzara inanılmaz hem eskişehir hem de otoban var. otoban dağılmış demirleri görülüyor sadece, bi kaç caminin minaresi yerle bir. sokaklarda yürümeye devam ediyoruz. çift katlı dükkanların vitrinlerine bakıyorum. birden bi dükkanın (gelinlikçi olmalı çünkü üst kat bile yere kadar cam) üst katında kadınlı erkekli insanlar görüyorum. babama gösterip "baba bak semah yapıyolar" diyorum. babam çok keyifleniyo."bak ben de yapayım " diyo ve başlıyo kendi etrafında ahenkli ahenkli dönmeye sokağın orta yerinde. akşam karanlığı geceye dönüyor ve uzaklaşıyorum babamdan. gecenin karanlığında ara sokaklarda dolaşıyor buluyorum kendimi. sonra da bi kadınla bi evin çatısında.
- emin misin ya evde kimsenin olmadığından.
- evet ya. emlakçı söyledi. gidin bakın dedi.
- ama burda asma kilit var.
- ben de anahtarı var.
- iyi mi yapıyoz.
- offf eve bakcaz. sen de ya.
yanımdaki kadın asma kilidi açıyo ve bi evin çatı katından giriyoruz. etraf karanlık, ışığı yakıyoruz ama sanki 20 mumluk bi ampül ışığı ya da fener gibi çünkü yanımdakini zaman zaman göremiyorum bile.çatı ktını geziyoruz. birbiri içinde odalar ama inanılmaz güzel. eski fakat zamanında ihtişamlı olduğunu hissettiren mobilyalar. içim daralıyor yine. ev boş olmalı ama mobilyalar duruyo. dar, karanlık merdivenden bi kat aşağı iniyoruz. burası biraz daha aydınlık, sanki lüksün (küçük bi kız çocuğu iken, elektrik kesintilerinde kullanılan, piknik tüplere monte edilmiş bi düzeneğe takılan ve ipekten yapılan - öyle denirdi emin değilim- gömleğin, gelen gazla tutuşması ile sağlanan eski bi aydınlatma aracı ) bitmek üzereyken verdiği yoğun kalın bi yarı aydınlık. bi nefes hissediyorum, bi şey, bi varlık, yalnız değiliz.
-kimse yok mu?
yanımdaki kadın gülümsüyo.
- ya kimse yok dedim ya.
kare bi antredeyiz ve birden sağ yanımızdaki kapı açılıyo. saçlarının büyük bir kısmı beyazlamış, üç beş gün önce yapılmış topuzu dağılmak üzere olan, kısa, garip bi kadın çıkıyo odadan. evin sahibi. utanç içindeyim.
-ne isiniz vardi bre. kimşiniz siz?

ağzımı açamadan yanımdaki söze giriyo hemen, eve bakmaya gelmiştik satıyormuşsunuz. saatin çok geç olması, kapıdan girmiş olmamamız onu hiç şaşırtmıyor. iyi gezin diyor. başka başka odalara giriyoruz ve mutfağı buluyorum. balkona açılan bi kapı. dışarı çıkıyorum. manzara bi yandan inanılmaz, bi yandan ürpertici. denizin içinde gibiyim. sahilde nilüfer çiçekleri ileri geri salınıyo. şehrin ışıkları çok uzaklarda ve gece öyle karanlık ki. kapıdan ayrılsam bi daha bulamayacak gibiyim. tekrar kendimi içeri atarken diğer tarafa da bakıyorum karanlık ve derin bi ıssızlık hissediyo, titriyorum. içeri girdiğimde yanımdaki kadın ev sahibi ile görüşüyo. italyanmış kadın. artık ülkesine dönecekmiş. bi gariplik var kadının üstünde, bu ev gibi. zamanında ihtişamlı olduğu belli. ama garip olan öyle bi kadının evindeki mobilyalar gibi hala demode olması o zamanda asılı kalmış, hiç sokağa çıkmamış, hiç yaşamadan yaşlanmış gibi. pazarlık yapıyolar. ev ürkütücü olmasına rağmen benim olmalı diye geçiriyorum içimden. sonsuz bi deniz, sonsuz bi ıssızlık, sonsuz bi sessizlik.

Pazar, Mayıs 21, 2006

Keşke herkes senin baktığım gözlerle bakabilse dünyaya. karşılaştığın kişilerin kim olduğundan çok senin için ne olduğu önemli. Adı, sanı, işi, kimliği, yakınlığı, kan bağı, büyüklüğü ya da yaptıkları değil seni ilgilendiren. Bunlar seni hiç ilgilendirmiyo ve keşke hayatının sonuna kadar ilgilendirmese...

Hasturalaya koşa koşa gideceğini ve ordan sebeli alıp getireceğini söylemişsin. Epey bi süredir artık şaka yapmayı öğrendiğinden mi? yoksa adayı kızdırmak ya da güldürmek istediğinden midir nedir? "sen kimin kızısın bakiimm balım?" sorusuna verdiğin "sebelin" cevabı ve ardından gelen gülüceklerini tekrar görmek istiyodu "ada"n. Fırsat gelmişti. Bu kez farklı sorulacaktı soru ve yanıtın aynı olacağından o kadar emindi ki etrafındakiler. "Dudu sebel senin neyin oluyooo?"...
Verilecek iki cevabı vardı bu sorunun ya "tizem" diyecektin ya da "annem" :) yattığın yerden şöyle bi soruyu tartın. Sebel kimdi, dudunun neyi olabilirdi diye ve cevap verdin.
-sebel benim canım oluyo...

Pazar, Mayıs 14, 2006

tarçın eller( only for duru)


Bir parça mukavva, biraz boya, 6 tane fiyonk ve 12 tane burgu makarna, bir adet ada ile çekilmiş ve kesilmiş fotograf, sarı yaldız boya, rengarenk sulu boya ve minicik tarçın elleri...

Sonbahardı geldiğinde, derin bir sezsizlik sonrasıydı benim için... Heyecanla bekliyordum gelişini ama geldiğinde böyle olacağını bilmiyordum. Daha kucakladığım ilk anda koca ve meraklı gözlerinle etrafı beni süzdün. Öyle karmakarışıktım ki... Heyecanlı, mutlu, çaresiz, yorgun, ağrılı ve yaralı. Gözlerimden süzülenlere engel olamıyor ve kahkahalarla gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Sana seslendiğim ilk seferde beni duyup koca bir sesle varolduğunu, duyduğunu ve üstelik anladığını da ilan ettin herkese.

Ne kadar küçük
Ne kadar savunmasız
Ve aslında ne kadar da güçlüydün...

Adım adım büyüdüğünü seyretmek, hayatı senin gözlerinle algılamak, tecrübelerine tanıklık etmek, öğretmek ve öğrenmek. Hayatım boyunca çıkabileceğim en güzel yolculuğa davet ettin beni. Senin gözlerinle hayat daha bir yaşanılası, daha bir tutunalısı, daha bir sevilesi...

Şimdi yorgunluğum, ağrılarım, acılarım ve yaralarım yok. Yenilendim. Yeni bir hayata senin küçük tarçın ellerinle başladım. Senin minik ayaklarınla adımlıyorum yolları. Senin dilinle öğreniyorum nesnelerin adını. İyi ki geldin ne çok öğrenecek şey varmış. Bugün öğrendiğim gibi, bir parça mukavvayı kalp şeklinde kesmeye çalışan, onu yeşilin değişik tonlarına boyayan, bir boyalı fiyonk makarna altına iki tane burgu makarnayı yapıştıran, o kalbin ortasına adasıyla çekilmiş fotosunu yapıştıran ve bunu hayatında en sıradan şeymiş gibi uzatıp, "anneeer gunün kuttu olsun" diyen minik tarçın eller. Bak balım, ada yine bi şey öğrendi, küçük bir mukavva parçasının, tarçın ellerle paha biçilmez bir hal alacağını...

İyi ki geldin. İyi ki annenim. Anneler günüm kutlu olsun.

Perşembe, Mayıs 11, 2006

öğreten dudu


Bütün günü, oturma odası, mutfak, tuvalet, ada odası gibi muhtelif odalarda geçirdikten epey bi sonra, annesi ile dudu, dudunun picamalarını giymek için ( tabi sadece dudu giyiyio cümle yanlış anlaşılmasın, ikisi bi picamayı giymiyolar allaaa şükür) dudunun odasına girmek üzere elele yürüyerek malikanelerinin uzun koridorlarını katettikten sonra, kapıyı açmaya çalıştılar ama arkadan bi şeyler kapıyı itiyo gibiydi. Annesi önce muhafızlara haber vermeyi düşündü ama sonra vazgeçti. Birazzorladıktan sonra açılan kapının ardındaki manzara yandaki resmi aratmayacak çeşitlilkte ve koca odanın her yanına sirayet etmiş biçimdeydi. Şaşkınlığını gizleyemeyen anne dönüp, biraz da yüksek sesle;
- buranın haline böyle
- allam ne olmuş buraya
- kızım ne buranın hali...
gibi cümleleri kendi içinden söylermişcesine hiç bir tepki vermeyen dudu'ya artık bu kadar dağınık olmaması gerektiğinin dersini verme zamanı diye düşündü. Dudu'yu kucaklayıp komidine oturttu. Bu kez gözleriinin içine bakarak;

- Annecimmm buranın hali ne böyle.
- ..................
- Balım ne buranın haliii...
- ................
- Ne bu böyle yaaa...
diye biten cümlenin ardından gözlerini annesinden ayırmayan Dudu cevap verdi.
- Ada bunun adı dağınık...
- Yaaa öyle mi?
- hı hıı..

- Peki kim yaptı bunu?
- Duduuuu.
- Güzellll. Peki dudu toplamayı düşünüyo mu?
Annesinin gözlerinin içine dikkatlice bakan dudu cevabını verdi.
- Hayırrrrr. Dudu toplamayı düşünmüyoooo...

Dudu kimdir (Versiyon 1) ?

Yaklaşık 2 yıl, 7 ay, 16 gün önce aramıza katılan, binlerce kişi arasına karışsa bile farkedilecek özelliğe sahip portakal rengi ile fındık kabuğu arasında değişen renkli saçları, koca meraklı gözleri, kalıtsal olarak sahip olduğu küçük bir ağzı ve burnu, yaşıtlarına göre biraz uzun boylu (annesi tarafında iri kemikli diye adlandırılmaktadır ama ortada bir gerçek varsa bu dudunun iri kemiğinden çok yine anne tarafından kalıtsal olarak aldığı irimence yapısından kaynaklanmaktadır.) annesine, eşsiz ve tek gelen ve aslında yaşının gereği söylediği vecizlerle ortalığı gülüşlerle aydınlatan, bir kız çocuğudur.

Pazar, Mayıs 07, 2006


Aydınlık bi gülümseme... Pencereden saçlarına yansıyan ışık.... Eski evimiz.... Benim büyük kızım, küçük kızkardeşim. En baba dostum... Şarap ve bira yarenim... İç dökümüm... Kalbimdeki özlem sızım.

Annesinin karabiberi, babasının sevdası, oynak farenin freni. Küçüklüğünde asık suratlı, kara damarlı olgun ve aklı başında olmakla birlikte yaşı ilerledikçe herkesi şaşırtan bi hızla değişip, yandaki fotografta olduğu gibi aydınılık ve güleç yüzlü olan rezenem.

Sensiz çok tatsız olmaya başladı herşey be...

Ömrümün sonuna kadar birbirimize görmeye yazgılanmış olmaktan gayet memnun. Dönüşünü beklemekteyim. Üç ay için gitmiştin ama baksana yaş devirip geliyosun. Nice mutlu yıllara güzel bacım......

Salı, Mayıs 02, 2006

Pinhani


İstanbulu özlediysen dinleme dediler. İstanbul mu? Özlemek... Neyim kaldı ki İstanbul'da eğer sen sevmezsen benim kadar gidelim bozkırlara...

Perşembe, Aralık 22, 2005

yeni yıl eski yıl

yıl bitti...
ne heyecan, ne hüzün, ne mutluluk ne de bir beklenti... Gelen yılla giden yıl arasında hiç bir fark yok gibi...

dedim ya konusamam

Onca bekleyişten sonra karşıma çıkan bu boşluğa iki satır yazmamak ayıp olurdu.(kime? bana mı? boşluğa mı? yoksa bunu okuma zahmetine katlanan size mi? bilmiyorum) Dedim ya konuşamam. Dogru yerde dogru seyleri sölyleyemem... sonra oturur kendi kendime düşünür ve neden bunu da soylemedim, niye burada söyle demedim diye yerim içimi:)